3 Aralık 2018 Pazartesi

ÇAKILLAR ELMAS OLUR




İki kat arasında takılıp kalmak gibi pis bir huyu var asansörlerin… Kendisi yabancı kökenli olmalı. Bu sörler, mösyöler filan… Bunca kibar bir telaffuzdan hiç beklenmeyecek hareketler bunlar. Takılıp kalmak yerine “çakılmak” diyecektim fakat bir inip bir çıkan bu hareketli arkadaşa, hareketli bir nitelik vermek istedim. Ayağın takılır ama yürüyorsundur, düşeyazarsın belki düşersin fakat durmazsın, kalkar, yürür gidersin.  Zaten utanırsın düşünce… Ben utanmam. Çünkü hep yere yakın yürürüm. Sağ bacağım boydan boya ortezlidir. Annemin karnından bu şekilde doğduğumu sanırım. Hiç yadırgamam. Babam benden utanır. Karlı bir kış günü ayağı kayıp çocuğunun üstüne oturan odur. Ayakları düşmenin fiziğiyle yukarı kalkar. Sırtının bütün ağırlığı incecik kemiklerimi ezer. Tam da o esnada askeri bir kamyon yanımızdan geçiyordur, bir kamyonet dolusu er kahkahayla güler bize. Babam da kendine güler. Yoksa ölür. Oysa benim kalçam çıkar. Bir daha yerine oturmaz. Kaval kemiğim paramparça olur. Çığlığım kara gömülür. Ameliyat üstüne ameliyat geçiririm. Kemiklerim gittikçe güçsüzleşir. Babam bana baktıkça bin defa ölür. Dedem bir kere ölmeden önce bin defa babama; “Olanla ölene çare yok be oğlum…”, der. Bu söz kafama takılır.  Ben olan biteni nasıl olsa hatırlamam sadece küçük parçaları bir yapboz gibi birleştiririm. Yapbozun son parçasını bir türlü bulamam: Olan niye olur, ölen niye ölür?  Babam sokağa çıkmamı istemez. Yine de çıkarım. Akşam oldu mu arkadaşlarım sokağın başında babamı görür görmez bana haber uçururlar. Oyunu bırakır bacağımı sürüklüye sürüklüye eve koşarım. Bazen babama yakalanırım. Uzaktan uzağa diş biler bana. Çantasını kavrayan elini, sıkı bir yumruk yaptığını sanırım. Ben önde, o arkada eve gireriz. Perde gerisinden arkadaşlarımı izlerim. Arkadaşlarımın oyunları tükenir, çehreleri değişir, sokaklar başka çocuklarla değişir, mevsimler değişir, çocukluğum gençliğimle değişir, ben izlerim. Gözüm takılır bir de çünkü sürekli etrafa bakarım ve bakmaya devam ederim, daha çok bakarım hatta takıldığım şeye… Bir kıza, bir çiçeğe… Neyi neyle yan yana koyduğuma dikkat ederim. Çiçek dedim. “Bir kıza, bir kuşa…” demedim. İnsanın aklına kuş deyince pırr diye uçmak gelir yani ki elinden kaçırmak, hatta ele avuca alamamak gelir, bir de kuş beyinlilik gelir ki bir kızla bunu asla yan yana düşünemezsin.
Baştan söyleyeyim ki ben asansörün dışındayım. Ortalıkta kız-mız yok. Daracık bir yerde ve üstelik havada asılı kalmış bir halde olsaydım yine de panik yapmaz, yere oturur,  “Ohh bee…” der, arkama yaslanırdım. “Gelip kurtarsınlar beni şimdi bakalım, kolaysa… İşte yalnızım. Yalnızlığım diken gibi batacak size. Mecburen kurtaracaksınız beni. Kendi huzurunuz için…” Daha bir sürü laf; yalnız, mutsuz, depresif… Psikanalitik çözümlemeleri size bırakıyorum. Bilinçaltıma kadar inin. Dükkân sizin… Ama ne yazık ki ben dışardayım ve bana bu hikâyede kurtarıcı rolü biçildi ki şimdi onu anlatıyorum:
Omzumu delen bir dürtüklemeyle uyandırıldım. Tam da rüyamda yapbozun son parçasını bulmuş, şeytanın bacağını sonunda kırmış ve haftalardır süren sessizliğimi bozmuştum. Yazabiliyordum. Fakat benden başkası okuyamazdı yazdıklarımı. Yepyeni bir dil! Bu dili keşfetmemiştim. Sadece bu dilin içine doğmuş ve hiç yadırgamadan, anne sütü gibi temiz, oradan yudum yudum beslenmiş olarak yazıyordum. Uyanmamla yazıp durduğum dile yabancılaşmam bir oldu. Kalemin ucunda kalan son bir damla mürekkep, hayat vereceği kelimelere dönüşememişti. Mürekkebin içinde devinip duran ne varsa kuyruğunu yakalamaya çalışan simsiyah bir yılandan başka bir şey değildi. Çok hoş bir betimleme oldu yalnız… Fazla havaya girmeden araya gireyim. Bilgisayarın toneri diyelim biz ona… Mürekkepli kalemle yazan mı kaldı yahu? Devam edersek... O ana kadar yazdığım her şey, Çince gibi kargacık burgacık, anlaşılmaz, zihnimin duvarında bir yazı resim gibi asılı kaldı. Öyle merak ediyordum ki yazdıklarımı… Ve öyle yerli yerine oturmuştu ki düşündüklerimle yazdıklarım… Duygularımı ilk kez bu kadar birebir karşılayan sözcükleri sonunda bulmuştum. Fakat ne düşünmüş ve ne duymuştum ki… Onu bile hatırlamıyordum. Duvardaki resimler hayatımdaki herhangi bir şeye ne benziyordu, ne onu hatırlatıyordu. Somut ya da soyut bir karşılığı olmadığı için onları tanıyamıyordum. Sanki başka bir dünyada, başka bir bedendeydim. Uyandırılmanın makası, sözcüklerle işaret ettikleri arasındaki bağı hunharca kesip koparmıştı.
_Oğlum uyan baban asansörde kapalı kalmış!
Kızgınlıkla anneme üfledim. Tam da zamanıydı! Kırık dökük yataktan kalktım. Yüzümü bile yıkamadım, alt eşofmanımın lastiği gevşemişti, belimden kayıyordu, kapıya doğru ağır aksak –betimleme olsun diye değil gerçekten aksak-  yürürken bir elimle çektim fakat yine düştü, koyu mavi baksırım aradan görünüyordu. Aman görünsün dedim, yiğidin malı meydanda…
Babam, kapalı kaldığı yerden telefonla sürekli anneme talimat veriyordu: Önce ana sigortayı kapatsın sonra anahtarı alsın, anahtar doğalgaz kutusunun üstünde. Aman sigortayı kapatmadan kapıyı açmaya kalkışmasın. Tam ben çıkarken elektrik gelir de… Gerçi çıkmam ben o halde zaten ama aniden asansör çalışır da ikiye biçersiniz beni… Allah korusun, Allah korusun… Annem.
Karlı bir kış günü ayağı kayıp çocuğunun üstüne oturan bir babadan, Allah beni niye korumamıştır, bilemem. Kim bilir o esnada yanımızda “Allah korusun, Allah korusun...” diyen bir annemiz olmadığı içindir. Annemizin bundan haberi olmadığı için de olabilir. Haberi olsa bunu diyecek bir vakti olmadığı için de… Belki herkesin sırasıyla karlı bir kış günü ayağı kayıp düşecektir. Başka zamanlarda başka bedenlerde herkes bir gün çok fena üzülecektir. Kendi elleriyle –tabii burda poposuyla demek zorundayım- sebep olduklarının utancıyla bir ömür geçirecektir. Fakat bir ömür yeterince üzülmeye yeter mi? Sevmekten, sevinmekten söz etmiyorum bile… Bense kimi üzmüş ve ne yapmış olabilirim de başıma bunlar gelmiştir, bilemiyorum. Hiçbir şey hatırlamıyorum.
Her şeyi çarçabuk yaptım uykum kaçmasın diye. Rüyama dönmek istiyordum. Bazen başarırım bunu. Gecenin bir yarısı kalkar bir bardak su içer ya da wc’ye gider tekrar yatarım sonra kaldığım yerden rüyaya devam… Asansör de ikinci ve üçüncü katın arasında kalmıştı. Arafta kalanlar gibi ne aşağıya ne yukarıya aitti, tam ortada çakılıydı. Üçüncü katın asansör kapısını açtım. Babam aşağıda… Onu yukarı çekmek daha kolay olur diye düşündüm. Bir kahkaha koyverdim onu görünce. Uykum kaçtı. “Çıkarmıyım mı seni?” Tamam, şaka baba, dedim, Freud ordan bir yerden başını uzattı, sözü daha fazla uzatmadan elimi uzattım. Ama tamam değilmiş. Babam elimi tutmak üzereydi ki üçüncü kattaki dairenin kapısı açıldı. Onu gördüm. Merhaba dedi. Günaydın, dedim. Zaman tatlı bir yumuşaklığa gömüldü. Elimi çektim. Babamın bana uzanan eli havada kalmış olabilir. Bilmiyorum. Tatlı bir ses, sanki çenemden nazikçe tutmuş beni kendine döndürmüştü.  Bu melodik konuşmadan duyduklarım: Uğraştığımızı anlayıp kapıyı açmış… ki antre ışık olsun… karıncalar gibi karanlıkta yol bulamayız nasıl olsa... tam çıkıyormuş o da… ışık ne muazzam bir şey… telefonun fenerini açarmış artık o da… bize kolay gelsinmiş…
Sağolun, dedim. Ya da demişimdir. Elim gayr-i ihtiyari saçlarıma uzandı. Yataktan kalktığım gibiydim. Gözlerim çapaklı. Kız hepsini gördü en çok da koyu mavi baksırımı. Bir buçuk metre kadar gerisindeydim. Elim belime gitti tekrar. Kayıyordu ne kadar çeksem. Saç diplerim karıncalanmaya başladı, terlemiştim. Işık ne muaazzam bir şey… Karıncalar gibi karanlıkta yol bulamayız nasıl olsa… Telefonun ışığında adım adım basamakları iniyordu.
Kim ki bu kız, dedim anneme eve girince, terim soğumuştu.
Annem bir iki saniye sessiz kaldı. Elindeki işi bırakmadan, öylece durdu. Zeki Müren’in sesi aramızda melül melül uzadı: Çakıllar elmass ooluuur yıldızların aaltındaa… Müziği kıstı. Gözlerime baktı. Anne ve bıçak… Ancak soğan doğrarken yan yana gelebilirdi. Görünmez bir el, perdenin bir ucunu kaldırdı da içeri gün ışığı mı doldu,  elindeki bıçak mı ışıldadı? Gözlerimde hiç görmediği bir parıltı görmüş de söndürmek istemez gibi tedirgin;
Adı Özge, dedi.
Yutkundu.
Bir şey söyleyecekti. Vazgeçti.
Aramızda anlamsız bir boşluk …
Okuyor mu? Dedim.
Lise mezunu, çalışıyor, dedi.
Ama güzel kız, dedim. Çok güzel.
Aşkın yüreğine bir bıçak atmak ona yakışmazdı.
Bu sefer beklemeden
Çok da tatlı huylu, dedi.
Sonrası sessizlik...
Odama gömüldüm. Bilgisayarımda boş bir word sayfası açtım. İlk cümle… Her zaman zor değildir. Bütün gün yazdım. Oburca, iştahla, bıkmadan, usanmadan… Onu yazdım.
Bütün cümlelerde karınca geziyordu. Karıncalar gelip geçiyordu harflerin altından, üstünden… Kendilerince bir heceleme sistemleri var. Üç heceli bir sözcüğün ilk ve son hecesini alt satırdaki sözcüğün ilk hecesinin başına ve sonuna koyuyorlardı örneğin. İnip çıkıyorlar, inip çıkıyorlardı… Bir mekik gibi boşluğu doluyorlardı. Yeni çıkan çocuk dişleri gibi parlıyordu sonra kelimeler. Hepsi ne kadar güzeldi!
Ekrana biraz yaklaşınca karıncalar birden yok oluyorlardı. Kelimeleri yapan onlardı. Hepsi onların el emeği, göz nuruydu. Zihnimde ne varsa yüklenip gidiyorlardı. Toprağımı eliyorlardı tane tane… Nasıl da mütevazıydılar. Görünmez olabiliyorlardı işleri bitince. 
Güldüm.
Yepyeni bir dil! Bu dili keşfetmemiştim. Sadece bu dilin içine doğmuş ve hiç yadırgamadan, anne sütü gibi temiz, oradan yudum yudum beslenmiş olarak yazıyordum.
Yapbozun son parçasını çoktan unutmuştum. Rüyamı unutmuştum. Olanla, ölene çare yoktu. Olan olmuş, âşık olmuştum!
Babam henüz işten dönmemiş çantayı kavrayan elini, sıkı bir yumruk yapıp yüzüme gömer gibi; “Kız görme engelli… Sarı nokta denilen bir rahatsızlığı var. Bir metre ilerisini göremiyor” dememişti.
Ben topal, o kör… Henüz bilmiyordum. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmamıştı. Kurtlu baklanın kör alıcısı olmamıştı. Kırılmamıştım. Bugüne kadar yadırgamadığım ortezli bacağım birden ağırlaşmamıştı. Yürürken çıkardığı metal parçaların sürtünme sesi… Bütün benliğimle bu sesten nefret ettiğimi anlamamıştım. Bacağımı sağa sola vurmamıştım. Sandalyeyi devirmemiştim. Ardından kendim de düşmemiştim. Babam odama koşmamıştı. Babamla göz göze gelmemiştim. Babamı ilk kez omuzları sarsıla sarsıla ağlarken görmemiştim. Ona, bağırmamıştım: Hepsi senin yüzünden, senin yüzünden!!..
Mutluydum, içime sığmayan bir sevinçle doluydum… Sebepsiz gülümsüyordum.
Gün boyu perdeyi aralamadığımı akşam olunca anladım. Odam iyiden iyiye kararmıştı. Yerimden kalkıp perdeye uzandım.
Perdeyi sıyırıp pencereyi açtım. Derin derin nefesler aldım. Ciğerlerim havayla doldu. Tam geri veriyordum ki yarı karanlıkta kol kola yürüyen iki kadın dikkatimi çekti. Biri oydu. Yüzüme kan hücum etti birden. Derhal geri çekildim. Beni görmüş müydü? Hızlıca pencereyi kapatıp perdeyi çektim. Fakat pencerenin önünden ayrılamadım. İçim içimi yiyordu. Perdeyi aralayıp bakmaktan da kendimi alamadım. Loş ışıkta cam engelinin ardında gözlerim onu çarçabuk buldu. Eve iyice yaklaşmışlardı. Bir adım kadar önde yürüyordu. Nefesimi tuttum. Bir çakıl taşı gibi parlıyordu yüzü…

*
Yıldızlar erken çıkmıştı bu akşam. Yarın havanın günlük güneşlik olacağını söyledi kızına. Annesinden kalma bir bilgi… Yıldızlar kaç bin metre uzağındaydı ? Hiçbirini göremiyordu. Aşağıdan, yukarıdan, yanlarından bir metre ilerisi karanlıktı, merkezde duruyordu: Gökyüzüsüz, yıldızsız, güneşsiz, aysız… Onun için sessizce üzüldü.
Hangi kız, evden çıkıp Gebze-Harem dolmuşlarına binmek için durağa kadar adımlarını sayardı? Kaldırım taşlarının kırılıp dökülen yerlerini bir iz bellerdi kendine… Asfaltın kasislerine eğilir bakardı. Önünden geçtiği dut ağacının yeri şerbetleyen yemişlerini ezmeden üzerinden atlayarak geçer, seyyar köftecinin baharat kokusuna doğru yürür karşı kaldırıma öyle geçerdi. Çöp konteynırını eşeleyen kediler korosunu önce dinler, yaklaşınca ancak görürdü renklerini… Çakıllı alandan yirmi adım yürür sağa sola sapmadan devam eder kaldırımı bulur, sonra sağa döner on beş adım sonra durağa ulaşırdı… Dolmuşlara el edemezdi. Dibine kadar gelmeden yazılarını okuyamazdı. Hangi kız yapardı bunu?
Karanlığa kalınca iş çıkışı durağa kadar gelip alıyordu onu.
Umarım asansör tamir olmuştur, dedi annesine.
Oldu kızım, dedi.
Babası asansörde kapalı kalan genç de kim ki? Dedi.
Annesi bir iki saniye sessiz kaldı.
Kol kola yürüyorlardı eve kadar. Kalp atışlarının hızlandığını, hızlı hızlı nefes aldığını duyuyordu sorarken bunu.
Yeni komşularımız, dedi.
Yüzünü seçemedim de, dedi.
Yüzünü gören cennetlik zaten kızım, evden pek çıkmıyor.
Niye?
Yazıyormuş.
Bacağı sakat, boydan boya destekli, diyemedi. Perdenin hafifçe aralandığını görür gibi oldu yukarı bakınca…  İki gizli bakış sanki ikisinin saçlarında, yüzünde geziniyordu.
Aşkın yüreğine bıçak atmak ona yakışmazdı.
Biraz geri çekildi.

 ____________________________________________________________________________
                                                             Mihriban İnan Karatepe, Hece Öykü, sayı 90, Aralık-Ocak 2018
                                                                                                     

7 Nisan 2018 Cumartesi

FARKHUNDA MISIN?



                                                                                          Ferhunde Melikzâde'nin anısına
                                                                                         "Onu ancak temizler kavrayabilir." (56:79)



Farkhunda mısın, kulağımı tam da karınca yuvasının girişine dayamışım. Dişi karınca, toplanın diye bağırıyor. Eğri büğrü, dolaşık, çapraşık bütün karınca yollarında; irili ufaklı, üst üste, alt alta, yan yana zahire depolarında yankılanıyor sesi… Antenlerinde cızırdayan mesajlar, bütün karıncaların antenlerinde ve benim kulak zarımda titreşiyor.

_Yaklaşın, yaklaşın…
_Nedir onlar, ne satıyorsun?
_Dertlere devâ, hastalara şifa, borçlulara edâ, evde kalmışa, yolda kalmışa, iz bulamamışa muska… Ya Rauf, Ya Şafii bela musibet verm...
_Neler diyorsun?
_ Bir bardak suya at, bir gece bekle diyorum, sonra suyu üç nefeste…
_Olmaz öyle şey! Kalk git buradan.

Ceviz ağacı olacakların farkhundaydı. Budak budak, şerham şerham, ihtiyar bir ceviz… Kur’an kursunun arka bahçesinde açık yeşil gövdesi, göğe uzanan kalınlı inceli dalları, titreşen yapraklarıyla yüzeye çıkmış köklerine şöyle bir baktı. En tepedeki dalları muska satıcısını kesiyordu. Önünde kırmızı kiremitli çatı… Ebû İdris Mikdat Efendi'nin kendi adına yaptırdığı Mikdat Efendi Camii ve Medresesi'nin yıllar sonra kız öğrenciler için yaptırılan kûlübemsi bölümünün hemen arkasında kök salmıştı. Mikdat Efendi, Mikdat Efendi Camii ve Medresesi'nin vakıf şartlarını bizzat kendisi tayin etmiş ve bu müessese asırlarca İslamî ilimler yuvası olarak hizmet etmişti. Ceviz ağacının kökleri, beton avlunun altından dış kapıya kadar uzanıyordu. Kadının adımlarındaki kararlılık ve cesareti ilk onlar sezdi. Teneffüs bitiminde, öğrencilerinin kanat çırpan bahar kelebekleri gibi hiçbir şeyi incitmeden, yumuşacık adımlarla kendilerine ayrılan bölüme yönelişlerini kısa bir süre izlemiş, ağaçların, çiçeklerin ve çimenlerin kokusunun da onlarla beraber yükseldiğini duyumsamıştı. Sevecenlikle arkalarından seslendi:

_ İki dakikaya geleceğim ben.

Dış kapıya doğru hızlı hızlı yürümeye başladı sonra döndü; “Neml suresine çalışın”, diye ekledi.

Ceviz ağacı olacakların farkhundaydı. Dallarının ucundaki yemyeşil cevizler, kendi dişlerini kamaştırmış gibi acıyla yutkundu. En tepedeki yaprakları, suda balık gibi kıvıl kıvıl titreşerek göğü dalgalandırıyordu. Kadın, başını kaldırıp yukarı bakmıyor, gözleri muska satıcısını nişan almış, hırsla dış kapıya doğru ilerliyordu. Ceviz ağacı, toprağında şöyle bir yekinse, kütür kütür… Ham meyvelerini, kadının kafasına dökse, patır patır… Durdurabilir miydi? Köklerinin Kur’an kursunun altından kaldırıma kadar uzandığını hatta oradan ince ince asfalta gelip dayandığını sezinledi. Betonun soğukluğunu gövdesinde duyuyor, asfaltın zifti genzini yakıyordu. Toprağın altında salkım saçak olmuş köklerinde birdenbire zamansız bir gıdıklanma, bir elektriklenme… Yüzlerce, binlerce askeriyle, oluk oluk karınca kervanı, durmamacasına kökleri arasında ilerliyor, minik ayakların dokunuşu yapraklarına kadar erişiyordu. Tam bir karıncalanma!

Sanki dişi karınca;

“Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesinler.” diyordu.

Ama karıncalar evlerine çekilmek yerine girişe hücum ediyorlar, toprağın altından üstüne doğru bir çıkarma harekâtı başlamış gibi telaş içinde ceviz ağacının köklerinden geçiyorlar ve antenlerinde hep aynı mesajı dolaştırıyorlardı:

“Sıra sıra dizilin, herkes birbirine tutunsun, acele, acele!..”

Kadın acele acele konuşuyor. Son sözleri olduğunu biliyor.  Bir el, ense köküne uzanmış, kaba ve sert. Bir anda boynunu geriye doğru kanırtarak büküyor. Bükülen boynuyla beraber sözleri de ağzında buruluyor. Yarım kalan sözlerini kim tamamlayacak? Kitab-ı Kerim’i parayla satan bu adama mı inanıyorsunuz, diyecekti, muska satıcısının bet sesi araya giriverdi:

_Bu kadın var ya bu kadın, Kitab-ı Kerim’i yaktı, yakın bunu!

Alnının çatına isabet eden pürtüklü bir taş ve ardından sırtına yediği sert bir sopayla, omuriliğindeki sıvı boşalmış gibi hissediyor.  İplerinden asılı bir kukla gibi, omurgası bir öne bir arkaya yaylanıyor, kolları bacakları birbirinden tutarsız sallanıyor. Kafasının ağırlığını daha fazla taşıyamayarak yüzüstü küt diye düşüyor. Örtüsüyle birlikte yer yer kökünden kopan saçları da bileğine dolanıp kalıyor çekip koparanın. Saçlarının dibinde kan ırmaklarının gözesi kaynıyor. Karıncalar saçlarına tırmanıyorlar. Birkaç telinden tutabiliyorlar ancak. Birkaç telinden, incecik… Saçları gür ve siyah…  Karıncalar, saçlarının ormanında kayboluyorlar. Ağızlarına, burunlarına kan doluyor, kan ırmaklarında boğuluyorlar bir bir… Ölen karıncaların yükü de ekleniyor kadının gövdesine… Dişi karınca, kan tükürüyor boğulmamak için. Daha kuvvetli, daha hızlı çekin, diye bağırıyor zorlukla. Öleyazan gövdesi bir milim kımıldamıyor kadının.  Çekin, daha hızlı çekin, diye bağırdığını sanıyor o da… Son birkaç nefes… Fısıldıyor.  Ağzını tam da karınca yuvasının girişine dayamış. Karıncaların elleri, ayakları çözülür gibi oluyor, antenleri birbirine dolanıyor. Lütfen, diyor. Bırakmayın beni, daha kuvvetli çekin… Kelebeklerim için kurtarın beni, lütfen… İki dakikaya geleceğim.
Çocuklar rahlelerine eğilmiş Neml suresine çalışıyorlardı. Nağmeli okuyuşları camlardan sızıyordu. Önce bir tartışma sesi duyuldu sonra patırtılar, haykırışlar hatta çığlıklar… Bir kadın sesi mi?

Önce GÜR, sonra öfkeli, sonra ç ı ğ ı  r  ç ı ğ ı r, sonra acıyla burulmuşsonra ağlamaklı

Ceviz ağacı, köklerinden toprağa zincirlenmiş bir halde olanları seyrediyordu. Çocukların korkusu duman olmuş bacalardan tütüyor, Ebu İdris Mikdat Efendi’nin himmet ve irşatlarıyla bugüne kadar hizmet vermiş camii ve medresenin avlusu bir anda çarşıda pazarda görülen, Cumaları en ön safta yer tutan tanıdık yüzlerle doluyordu.

Çocuklar pencerelere yanaşmağa cesaret edemediler ilk önce. Dışardaki kargaşanın sesi o kadar büyüktü ki şaşkınlıktan büyümüş gözleri bile gözkapaklarının arkasına çekildi, küçüldü, küçüldü… Neml suresi ağızlarında yarım kalmıştı. Yüreklerine dolan korku; kaç, uzaklaş, tehlike var, diyordu. Ama nereye? İçerde kalmak daha güvenli görünüyordu. Korkulu gözlerle bir müddet bakıştılar. Ve ani bir hareketle Mushafları kapatarak, aynı anda rahlelerin altlarına kafalarını sokup büzüldüler. Neml suresi iki dakikaya bitmezdi ama ezbere bildikleri bütün dualar, fısır fısır dudaklarından dökülüyordu. Dışardaki sesler gittikçe çeşitlenip çoğalıyor, öfkeli erkek seslerine, araba sesleri de karışıyor, kadının sesi duyulmaz oluyordu. Kafalarını rahlelerin altından çıkarmadan, hem birbirlerine hem duvara doğru yanaştılar. Sığıştıkları yerde korkuyla kabuğuna çekilen bir kaplumbağa gibi ellerini, ayaklarını içe çekmiş, tostoparlak olmuşlardı ancak kendilerini koruyacak gerçek bir kabuktan yoksundular. Yürekleri ağzındaydı. Kalp atışları koro halinde güm güm ederken küçük elleri birbirlerini arıyor, korku dolu gözlerle sınıf kapısını gözlüyorlardı. Her an dışardaki gürültünün kaynağı ifrit ve taifesi, dersliğin kapısını tekmeleyerek açacak, sebepsiz öfkesi rahleleri devirecek, duvarlarda asılı hatları yere indirecek, halıları çekip toplayacak ve hepsi bayırdan aşağı yuvarlanan taşlar gibi tepe takla yuvarlanacaklar, yuvarlanırken etekleri açılacak, örtüleri kayıp gidecekti.

Ceviz ağacı olacakların farkhundaydı. Elindeki muskaları kalabalığa doğru sallayan ve ağzından tükürükler saçarak konuşan adam, kalabalıktan ufak ufak sıyrılmış, arka sokaklara doğru yılan gibi süzülmüştü. En tepedeki yaprakları, girdiği deliğe kadar gördü.

Çocuklar, soluklarını tutmuş bekliyorlardı. Elleri ayakları hafiften uyuşmaya başlamıştı ki sınıf kapısı yavaşça açıldı. Duvar dibine sığışan kaplumbağa, hafifçe başını çıkardı. Yüzü gözü toza toprağa bulanmış, gömleğine kan sıçramış, nefes nefese birkaç genç adam kapıda belirmişti. Sınıfı şöyle bir kolaçan edip, devam edin her şey kontrol altında, anlamında el ettiler. Kaplumbağa tedirgin, yavaş yavaş çözüldü, elleri ayakları uzadı, rahlelere dağıldı.

Adamlardan biri, hırsla bakıp diş gıcırdatarak bir adım öne çıktı. Kızlar oturdukları yerde korkuyla geri geri kaykıldılar. Adamın baktığı noktada nasıl olmuşsa bir Mushafın ortasından açılmış bir halde yere düşmüş olduğunu dehşet içinde gördüler. Adam birkaç adımla Mushafın yanına kadar geldi, eğilip yerden aldı, öpüp alnına koyarak rahlelerden birinin üzerine bıraktı. Rahlenin arkasındaki kız, korkudan altına işemişti. Adamın kirli tırnaklı ellerini ve gözbebeklerinde yatan kan revan içindeki kadını gördü. Neyse ki hocası olmadığının farkhundaydı…
_________________________________________________
Mihriban İnan Karatepe,"Hece Öykü Dergisi", Nisan-Mayıs 2018, s.21

8 Ocak 2018 Pazartesi

ARAMIZDA


Aramızda şöyle bir konuşma geçti:
Nasılsın, dedim.
Sonra  …sınız diye düzelttim.  Necdet Bey, diye ekledim.
Burnunun dibine kadar mı girdim? Mimikleri düzensiz oynadı. Bakışları avizeleri tur etti, duvarlardan aşağı süründü, düğün çelenklerini yokladı, korka korka gözlerime geldi ve durdu.
İyiyim, dedi, dudakları titreyerek…

Çocuklar geldi-onun çocukları- yeşil gözlü, kumral hepsi… Olursa yeşil gözlü kumral olsun diyesiymiş de beni ona demişlermiş. Olmaz demiş, erkek fatma gibidir o…

İki elinde iki pet bardakta çay, yanıma yaklaşıyor. Teşekkür ederim diyor, notların bana kadar geldi… Çayın birini uzatıyor. Arayıp bulmuşsun kitapları ve hangi aralık okudun da özetini çıkardın bilmem ki… Sağol, delikanlı kızsın vesselam. Çay mı avuçlarımı yakıyor yoksa birden içim mi ısınıyor, daha bir yudum almamışken çayımdan, bilemiyorum ki…

Parmaklarımı kıtlatıyorum, boğazımda acı bir tat…
Çocuklar tuvalete gidince karısı beş kişilik yer ayırmışmış. Koltuklardan birine kendisi oturmuş, birine çantası, bir diğerine montu, ötekine büyük çocuğun hırkası… En baştakine ufaklığın oyuncağını oturtmuş.
Büyük başarı.
Baştan altıncı koltukta da ben oturuyorum. İki yeşil gözlü, kumral kadın yan yana oturuyoruz. O da oturuyor.
Evli misiniz, diyor karısı. Gözlerinden gözlerime iki yılan yürüyor.  
Hayır, diyorum. Canım acıyor. Kısmet, diyor.
Sorulacak başka soru yok muydu? 
Yokmuş.
Susuyor.
Boynumu içeri çekiyorum, ellerim dizlerimi kavramış tahiyyatta oturur gibi susuyorum bir an… Her gece ıpıssız yatağımda büzülüp yatar gibi varlığım gittikçe küçülüyor karşısında. Hacmim sanki daralıyor.
Akrabaydınız sanırım, diye sorsam. Evet amca çocuklarıyız, dese… Çok aramamış o zaman seni, desem, yüzüne yüzüne…

Yüzümü duvara dönüyorum. Gözlerimden yaşlar süzülüyor. Birkaç damla yaş da çayıma düşüyor.
Kitabın arasında bulduğum not:
Ne güzel kirpiklerin… sık ve uzun… uzun ve kıvrık… kıvrık ve kumral… kumral ve uçarı… iki kelime gibi… birbirini tekrar eden… bir abajur misali gözkapakların… kirpiklerin abajurun püskülleri ama hareketli… İnip kalktıkça gözlerine değen ışığı kırıyor. İki sıra halinde, ömrümden iki uzun nefes gibi… gözlerinin yeşil ışığında sevdam yeşeriyor.
Mahsustan unutmuş sanıyorum. İçim içime sığmıyor. Sevincimden herkesi kucaklayıp öpmek istiyorum. Kibarlaşıyorum, herkese teşekkür ediyorum en küçük şeyler için.

En küçük oğlu, anne ben bir şey göremiyorum ki, dedi.
Saçları koyun postu gibi kabarık bir kadın önümüzdeki sıraya geçmeye uğraşıyordu. Kadın geldi tam çocuğun önündeki koltuğa oturdu. Havaların serinlemesine rağmen bluzünün omuzları açık, eteği mini,  yırtmacı da oldukça derindi.
Bir adam; fazla bakımlı, fazla kokulu, kravat iğnesi ışıldayan, kadının arkası sıra geliyordu.  Yanakları dolgun, gözleri kırmızı ve dumanlıydı. Yan yana oturdular.
Kadının saçlarından, boynundan buram buram yayılan parfüm kokusu ufaklığın genzini yakmış olmalıydı ki kadının ensesine doğru üst üste hapşırdı.  Adam göbeğini kucaklayıp daha yeni oturmuşken yan dönüp ters bir bakış fırlattı çocuğa. Bir elini omzuna attı ardından kadının, kendine doğru çekti.

Bizimkinin saatine daha var anlaşılan, dedim kendi kendimle konuşur gibi… Bizimki… Yanlış nikâhtayım anlaşılan…
Etrafta derin dekolteli hanımların gittikçe çoğalmasına bakılırsa gerçekten yanlış nikâhta olduğum kesindi.
Sizin nikâh bundan sonradır belki, dedi. Yarım saat arayla nikâh kıyıyorlar burada.

Vakfın konferans salonu tıklım tıklım doluydu orada... Çehresi ay gibi parıl parıl parlıyor, simsiyah sakallarının çevrelediği bir dolunay oluyordu yüzü, konuşurken… Evliyalar, enbiyalar geçiyordu cümlelerinden. Hayranlıkla dinliyordu herkes. Gelin gelinliğini, damat damatlığını unutuyordu.
Kitaplar gidip geliyor aramızda. Seyyid Kutub, Mevdudi, Hasan El-Benna…Geceler boyu okuyordum. Sabahı iple çekiyorum ona anlatmak için. Bir cümle üzerinden söze başlamaya can attığım belli olacak diye düşünürken bile kızarıyordum. Peş peşe sorular soruyordum dikkatini çekmek için. Gözleri kısılıyordu git gide, siyah bir tül düşüyordu yüzüne. Cevabımı alıyor muydum?

Eşarbımı pırıltılı bir şalla süslemişim, ayakkabılarımı çantama uydurmuşum. Hepsi bu. Tepeden tırnağa süzüyor beni ilk önce karısı. Bana yarım ağız, merhaba, demesinden belliydi. Biliyor, olup biteni… Seçilen kadın olmanın gururu ışıldıyor gözlerinde. Kadınlığı, doğurganlığı, gelip oturuyor aramıza. Konuşurken elini çenesine dokunduruyor kocasının, omuzlarındaki tozları süpürüyor. Çocuklar babanız ne diyor bakın, diyor, yaramazlığa meylettiklerinde, esasında babanın bir şey dediği de yok, diyeceği de… Çocuklar da bunu biliyor ki hiç aldırmıyorlar. Kala kala bana bu çocukların bir babası olduğunu iyi bellemek kalıyor.
Çantama sıkı sıkı sarılıyorum. 
Niye yaptın ki bunu, diyesim geliyor. Yıllar sonra karşıma koca bir aile olup çıkıyorsun. Göbek bağlamış, güzel sakalların kazınmış, sanki ardında ne varsa yanmış yıkılmış…

Müzik, diyorum değişti… Enstrümentâl sûfi oldu, duyuyor musun?
Başını sallıyor. Sahneye bakıyor.  Aramızda sanki şunlar konuşuluyor.
Bayındır bir güzelliği var gelinin, değil mi? Çok çalışılmış güzel görünsün diye, eski gelinlere benzemiyor. Tebrik için yanağını öpenlere, yetmezmiş gibi bir de boynuna sarılanlara sanki bozuluyor. Her defasında eli topuzuna gidiyor sonra dudağının kenarına… Topuzun yerinde gelin hanım, makyajın da akmadı sanki tutkallı.
Son cümleyi tebessüm eder diye söyledim. Ama donmuş.
Olmuyor. Gene ben konuşuyorum.
Damat duvağı kaldırdı. Dudakları gelinin alnına doğru uzandı. Salon gülmeye hazır, dalgalandı. Alnından öpecek diye beklerken gelini, dudağından öpüverdi.
Abdestsiz herif, diye tükürürce söylenir sandım. Kılı kıpırdamıyordu. Sana bir abdest verdirirler ki öbür tarafta, diye kükremiyordu hayret…
Flaşlar ardı ardına patlayıp durdu. Düğün fotoğrafçıları pek çok açıdan bu anı fotoğrafladılar. Bir alkıştır koptu.
Baktım çocuklar da havaya girmiş alkışlıyorlar. Karısının yüzünde anlamsız bir gülümseme donup kalmış.
Üşüyorum.
İçimden bir ses ona doğru bağırıyor.
Burnunun dibine kadar girdim, hal hatır sordum.
Ya sen nasılsın, desene huu…


(Mihriban İnan Karatepe, "Aramızda", Hece Yayınları, 2012, s.7)

7 Ocak 2018 Pazar

İKİ MOR İKİ GÜL


                                                                   


                     Herşey biraz karanlıktı. Denizin kocaman dalgaları tül gibi bir kalktı ve herşey göründü. Kız ağlıyordu.
                     _Seni seviyorum.
                     _Biliyorum ama güvenmiyorum.

                     İki insanın teni değince birbirine ısınırlar, dedi kız. Kaynayan bir şey olur, anne gibi, bebek gibi... Ben kolumu anneannemin ayaklarına dayadım. Buz gibiydi. Isıtayım dedim, sabredeyim dedim, ısınmadı parmak uçları, öyle üşüttü ki kolumu kemiğime kadar dondum.

                     _Seni seviyorum.
                     _İnanamıyorum. Sen hiç iki mor gül dudak gördün mü?

                     Kız çantasını hızla attı omzuna, kollarını kavuşturdu, dudaklarını sarkıttı.

                     _Sanki herşeyi sonradan idrak ediyorsun.
                     _Kadınım ya ondandır(!) Sen hiç iki mor gül?...

                     Elini kalbine götürdü kız. Yenik düştüm Allah’ım, dedi. Yenik düştüm, o gözlere asla bakmamalısın. Bu gözlere asla bakmamalı. Yabancı bir sözle dudaklar kıpırdamamalı. O ben değilim Allah’ım, bana inanma. Her yanı bedenimle doldurmuşum, ruhumu uçurmuşum. Tanımsız sözler, beden titreyişleri... Ah beni dinlememelisin, bu ben değilim.
                      Arabanın içindeydik, dedi kız. Kardeşim sürekli espriler yapıyordu. Ağlamıyor, ağlayamıyordum. Düşünmeye çalıştım. Kardeşim azarlandı. İşte yaklaşıyorduk. İki yol ayrımının başındaydık ve mahallemizin yolunu seçiyorduk. Yolun kıyısındaki dikenler arabaya takılıyordu. Mahalleye girince balkonlardan, camlardan bize baktılar. Taksiler vardı evimizin önünde. Gelenleri tahmin ediyorduk. Artık görecektik. Kapıyı açtım. Ağlamaya çalışır gibi bir halim vardı. Ayaklarım yere basınca hemen kalkmak istedim, kasıklarıma bir kramp girdi yürüyemedim. Kimse fark etmedi. Zoraki bir iki adım attım.

                       _Ben sevdiğim için fedakârlık yapabiliyorum. Sense hiç önemsemiyorsun sanki, ilgisizsin.

                       Odanın ortasına yatırmışlardı, dedi kız. Kocaman bir dev gibiydi. Böyle doldururdu demek her yanı yokluğuyla da... Annem yana yakıla bir ağıttır tutturdu. Ağlıyordum hüngür hüngür. Bu yaşlar nasıl birikmiş ve nasıl gizlenmişti? Ağlıyordum. Ağlama, dedim anneme, bağırarak ağlama, günah olur. Ağlıyordum.
                       Erkekler geldi, dedi kız. Omuzlarımdan tutulsun, bana acınsın istedim. Birer ucundan tutup yer yatağının bir hamlede kaldırdılar. Dayım yatağın altından kollarıyla kavradı.
            
                        _Bunu hatırlıyor musun, hani herşey ortaktı?!

                        Onu bahçeye taşıdılar, dedi kız. Dayım, haydi ha sonra ağlarsınız, diyordu. Soğukkanlılığına şaştım. Biliyorum içine atıyor, biliyorum dudakları kalbinin yalancısı. O garip masaya yatırdılar. Kocaman kazanlarda sular kaynıyordu. Korkusuz kadınlar başında, kolları sıvalı, gündelik işlere başlar gibi bir o kazanın başında bir öbürünün.
                      
                         _Su çok kaynar olmasın abu.
                         _Soğuk suyumuz var, az daha koyalım.
                         _Kadın abum utangaçtı, perde gerelim, açmayın.

                         İp bulmaya çıktım, dedi kız. Kendi odama. Merdivenleri koşa koşa... İp bulunmuş, tarafımdan düğümlenmişti. Parmaklarımı aralarına düğümlemiştim. Açıp kanatlarını, sarı buğday tarlalarını, yeşil ormanları seyrettiğim pencereden atıverdim ipin ucunu. Bahçedeki samanlığın köşesinden uzanan tahtalara bağladılar. Kilimler, çarşaflar asıldı, saklandı.

                          Bir sandalye getirdiler, başucuna koydular, dedi kız.
_Gülüşan, sen şöyle geç gardaş.
                          Geçti.
                          Ben ayaktaydım, dedi kız. Kollar biraz daha sıvandı, tülbentler geriye atıldı. Mırıl mırıl besmeleler çekildi. Ağzına su verdiler üç kere ve burnuna… Bilmiyordu, gül dudaklar tepki vermiyordu. Kadınlar devam ediyorlardı. Yıkanması gereken yerleri bir ibadet şevkiyle özenle yıkıyorlardı.
                         
                           _Üç oldu mu gardaş?
                           _Olmadı abum, bir kere daha...
       
                           Bir abdest daha verildi.
                           Dokunmak istedim, dedi kız. Çarşafın ucunu hafifçe kaldırdım ve dokundum. Gittikçe katılaşan bir şey vardı parmak uçlarımda. Sıcak suyun etkisiyle teni sıcacıktı. Derisinin altında buzlar olduğunu düşündüm.
                            _Ben doğrusu bir haftadır seni bayağı özledim.
                            _?!

                            Ellerine sünger aldılar, dedi kız. Sandığın dibinde birkaç ölüm çeyizi vardı. Sabunlardan en güzelini almıştım. Kefen gibi bembeyaz lifi kullanmıştım. Kendi ellerimle tenimi sanki ölüme hazırlamıştım. O beyaz lifi almadılar, süngeri tam yüzünün üstünde köpüklediler. Göz kapakları göçüktü, süngerden akan sular doluyordu ortasına. Düşüncesiz kadının parmakları sıktıkça sıkıyordu süngeri, bembeyaz köpükler sızıyordu aralarından. Kimse umursamadı.
                            Yıkama işini bitirdiler, dedi kız. Kat kat kefenini getirdiler. Önceden alınmış, ölüm habersiz gelir diye, sandığa konulmuş kefeni... Saçları örüldü, iki yanına salındı. Sarıp sarmaladılar. Yüzüne kadar çektiler kefeni, bir çuval gibi tepesinden bağladılar. Oysa nefes alamayacak, kalbi daralacak. Sonra kalınca bir battaniyeye doladılar. Ah hiçbir zaman nefes alamayacak!
                             Sonra nereden peydahlandılar bilemedim, dedi kız. İmam geldi, cemaat geldi. Soğukkanlı ve  alışık, imamın dudaklarında yarısı Türkçe yarısı Arapça dualar ve amin. Yine de su serptiler, serin bir rüzgâr esiverdi içimize.
                             _Kızdın mı bana?
                             _Yok.
                             _Yok desen de biliyorum kızdığını...
        
                             Kadınlar şöyle bir tarttılar, dedi kız. Kaldıramadılar. Erkekler girişti ve bir hamlede tabuta yerleştirdiler.
                             Düğüne gider gibiydi. Kadınlar bembeyaz topuklarına, kınalı parmaklarına bakıp bakıp;“Ne gün ne ay görmüş abum”, dediler.

                 (Mihriban İnan Karatepe, "Kadife Durağı", 1. Basım Yedi İklim Yayınları, 2001, 2. Basım Hece Yayınları, s.9, 2013)