27 Kasım 2025 Perşembe

YUSUF SINIRI

            

            Epeydir aklımda… Bir türlü elim varmadı, yazamadım. 

Bugünlerde eş-dost, akraba ‘Aramızda’ için tebrik ve teşekkürlerini sağ olsunlar eksik etmiyorlar. Tabii benim ağzım kulaklarıma varıyor böyle durumlarda… Gerçi bazı dostlarım kimi öykülerimi biraz ‘cüretkâr’ bulduklarını da eklediklerinde, ne desem bazen bilemiyorum. Hazır cevap da değilim ki…

Birkaç gün önce öz ablam da kitabımı okumuş ve aynen şöyle demişti örneğin; ‘Sen neler yazmışsın öyle, çocukların yanında bak konuşamıyorum, her şey de anlatılmaz ki be kardeşim!’

Abladan da azarı yedik mi, yedik… Ablamın tam olarak hangi öykümü kastettiğini hâlâ öğrenemedim ama bazı yazar ağabey ve arkadaşlarla öteden beri öykünün imkânları, Müslüman sanatçının bu imkânla neleri mümkün kılabileceği üzerine epey konuşmuşuzdur. Bazılarımızın ‘bahsedemediği’ konuları ben bir de yazarak belgeliyordum, olacak iş değildi doğrusu… Bunu niye yapıyordum? Artık bana bu konu üzerine yazmak vacip oldu, diyerek iş bu notları kaleme alıyorum. 

Değerli Ağabeyim Yazar/Çizer Hasan Aycın da “Aramızda”yı okumuş ve ne yazık ki o da sınırı zorladığımı düşünüyor. Sınır deyince, Ömer Lekesiz’in yıllar önce ortaya koyduğu güzel bir tanımlama var: ‘Yusuf sınırı’… Değinmeden geçemeyeceğim. Söz konusu yazıda; ülfet, aşk, sevgi, kıskançlık, tutku vb. duyguların insana verilmiş bir nimet olduğundan hareketle, bu nimetlerin üçüncü şahıslara nakledilmesinin de doğal olduğu belirtilerek; ‘insanî olan bu tutumun mevcut sosyal yapıyı değiştirmek kastıyla öyküde insanın salt hayvani özelliklerini derinleştirme amacıyla buluşturulması edebiyat açısından ne kadar sakıncalıysa, söz konusu nimetlerin inanç adına reddine cevaz verilerek yoksanması da aynıyla sakıncalıdır’ [1] denilmekte. 

Doğrusu bu konu öyküleri kaleme alırken de zihnimi yoruyordu. Bir yanda ‘hayvanî özellikleri derinleştirme’ bir yanda ‘yok sayma’ vardı; biri ifratsa diğeri tefrit… Müslüman sanatçı yazarken de yaşadığı gibi ‘vasat’ olmalıydı o halde.

Bugüne kadar öykü ve romanlarda aşk ve cinsellik farklı tutumlarla ‘dil’ buldu yazarlarımız elinden. Aşkı ve cinselliği bütün kötülüklerin anası görenler olduğu gibi, aşkta aşığın rolünü, aşkın sosyal yapıyla münasebetini, aşkın psikolojisini irdeleyenler ve aşkı yüceltenler de oldu. Aşkı ve cinselliği birbirinden ayıranlar olduğu gibi, aşkın sadece tinsel yönü üzerinde durup teni ayıranlar; hakikate giden yolda aşkı bitmez tükenmez mecaz evrenine dönüştürenler de oldu. Her şey tende başlar ve biter diyenler de... Türk Edebiyatı aşkın ne çok yüzü varmış dedirtecek nice örnekle dolu.

Son dönem Türk öyküsünden çok beğendiğim iki örnek üzerinde durmak isterim:

“-Ben Müslüman oldum Üneyse’m, dedi; ne yapacağımı bilmiyorum.

Üneyse birden dönüp atıldı, kapandı üstüne, sımsıkı sarıldı ona; hiç öyle sarılmamıştı hâlbuki…

(…)

Onca suskunluğun ardından kurulmuş zemberek gibi boşanıverdi Üneyse; nefes almaksızın konuşuyor, konuşuyordu…

O ise hiçbir şey söylemiyordu…

Yek vücud oldular, gözyaşları birbirine karıştı; birbirlerinin yüzlerini, gözlerini öpüyorlardı durmaksızın; dudakları gözyaşlarına belendi ikisinin de…

Hisler deryâsında kopan fırtınalarla kabaran dalgaları aşıp dingin sahillere çıktılar…

Yıkanıp temizlendiklerinde yeniden doğmuş gibiydiler.”[2]

“Kadın sırtüstü uzanıyor, yorgun bir yatağa. Ellerini ve bacaklarını alışkın hareketlerle yana doğru bırakıyor.

Tavanda tanıdık lekelere kayıyor gözü. Hep yaptığı gibi oyun kuruyor onlarla.

Biri kızı, biri kocası. Kendisi en uzaktaki leke. Neden, diye sormuyor.

Yürüyorlar.

Buluşacaklar. Uzak noktada duruyor. Bekliyor.

Büyük leke başlarının üzerinde bulut oluyor. Bir serinlik, bir ferahlık; yaşananlar bulut oluyor; sisin içinde sınırlarını kaybedip yumuşuyor.

Üzerindeki itin şehvetli hırıltıları ulaşamıyor bu dünyaya.”[3]

Bu alıntılardan hareketle ilkinde evli bir çiftin, ikincisinde fuhuş ilişkisinin anlatılması bağlamında pornografiden söz edebilir miyiz?

Pornografi, ‘sanat ve edebiyat yapıtlarında insanın cinsel yönünü, estetik bir amaç gütmeden, salt içgüdülerine ve hayvansılığa yönelten bir yaklaşımla yansıtma’ olarak tanımlanıyor. Yani başa dönersek Yusuf’un gömleğinin boydan boya yırtılması demek oluyor. Hatta pornografiyi sadece cinsellik bağlamında değil de her tür aşırı yorum, ayartma anlamında da anlarsak her iki örnekte de hiçbir aşırılık yok, diye düşünüyorum. Kapalı kapılar ardında olanı ya da çirkinliği anlatırken bile bütün cümlelere, metnin tonuna sızan o soğukkanlı, edepli, mesafeli duruş ve ne dediğini bilen adam tonu bence gözden kaçmıyor.

Bendeniz de şöyle yazıvermişim; duygularıyla mantığı arasında ikilem yaşayan bir genç kızın ağzından:

“Kim bilir hangi sokak arasında, avuçlarına hohlayarak ısınıyordu. Altaylardan kopup gelen şanlı akıncı, dönüp gelir miydi yurduna, ev-bark olur muydu?

Beni yorgun elleriyle severdi kim bilir…

Ben kendimi ona nasıl bırakırdım?

Dudakları dudaklarıma değdiğinde, dudaklarının iki ucundan aşağı sarkan bıyıkları ağzıma burnuma dolduğunda, dur diyemeden, nefessiz… Rafet ağabeyimin dağılan yüzü girer miydi aramıza?

Beni saran elleri iki yana düşerdi kim bilir…”[4]

Biraz aşırı mı acaba? Yusuf’un gömleği ne durumda sizce? Acaba diyorum bilinçaltımız bize, kadın kısmının elinden toz bezini eksik etmeyeceksin mi diyor? Çünkü benim gibi bazı kadınlarımız eline kalem alınca titizliği yele veriyorlar (mı?) Eğer ‘Aramızda’nın yazarı bir erkek olsaydı aynı tepkiyi gösterir miydik, bilemiyorum. Hele de başörtülü bir kadın yazar olmanın dayattığı bir ezberimiz mi var?

Çünkü her halükârda kadın kısmına mahcubiyeti yakıştırıyoruz. Kadınlar sevgiden, tutkudan söz ettiğinde bilinçaltımız içten içe huylanıyor. Ve hemen okuduğumuzun evvel emirde bir öykü olduğunu unutup yazarla öykü karakterlerini özdeşleştiriyoruz. Oysa kurmaca yazarının empati kurma yeteneğinin gelişmiş olduğunu ve bu yüzden her şeyi deneyimlemesi gerekmeden anlatabileceğini es geçiyoruz. Velev ki anlattığı özyaşamöyküsü olsun, ne çıkar? Çıplak gerçekleri hikâye formatında insanlara sunduğunuzda ki insanlığın ilk dili hikâye iledir, dolaylı anlatımın gücüyle mesajınızı çok daha etkili ve estetik bir biçimde iletebilirsiniz. Bu alışverişte kadın özne olunca rahatsız oluyoruz hatta kendi mahremini ortaya dökmüş olduğunu düşünerek utanç duyuyoruz. Oysa kadını ve kadınlık hallerini anlatan bir erkek bizi o kadar da rahatsız etmiyor.  Oysa hanım sahabelerin her türlü problemleriyle ilgili sorularını başta Muhammed peygambere sonra halifelere rahatlıkla sorabildiklerini biliriz.

Yeri gelmişken; Ka’b bin Zübeyr’in kaside-i bürde’sinde de şu ifadeler geçtiğini biliriz:

“Çıksın dolgun göğsünden, serbest atılışlı çalım çalım üstüne bir

Yaban merkebi örneği

Gözlerle gerdan arası, başın yular takılan yeri

Sert ve katı olmalı bileği taşı gibi

Ve upuzun kuyruğu ipek tüylü, sarksın memelerin üstünden

Öyle dokunmalı ki memelerin ucunu ürkütmemeli…”

Bazı uyanıklar bu şiirde sanki bir kadın anlatılıyormuş gibi şaire bilmeden iftira atıyorlar, o ayrı… Oysa başında; “Bir deve ki…” diyor ve sonrasında yukarıdaki dizeler geliyor. Anlatımdaki rahatlık gözden kaçmamalı yine de…

Klasik şiirimiz, ‘rahatlığın’ bin bir çeşidiyle dolu… Hiç girmeyeyim.

Kafamı meşgul eden şu: Bu çok rahat şairlerimiz Yusuf’u bilmez miydi? Belki de Yusuf sınırından bahseden biri çıkmamıştı, kim bilir… Belki de asıl problem öykü türünün kendisindedir. Malum olduğu üzere, Mesnevi’de yer alan nice hikâyecik oldukça ‘rahat’ temalarla doludur. Hele de bu hikâyelerin okunmadığını, bir topluluk karşısında ders mahiyetinde anlatıldığını düşünürsek atalarımızın ya mezhebi oldukça genişti ya da bizim anlayamayacağımız kadar ‘emniyetli’ bir atmosfer içindeydiler. Kimse birbirine, hisse çıkartacak başka kıssa bulamadın mı, demiyordu bu yüzden.

Oysa biz öykü yazmaya durduğumuzda 1-0 yenik başlıyoruz işe. Çünkü okurumuzla aramızda, okurumuzun insafına kalmış bir algı mesafesi var. Jest ve mimiklerle, müzik ya da ses tonumuzla hikâyemizi ortaya koyamadığımızdan salt yazının imkânlarıyla, ancak okunduğunda bir ses sahibi olacak, sessizliğe mâhkum eserler ortaya koyabiliyoruz. İşin kötüsü okurumuz bizi gözleriyle okusa, seslendirmese yeğ… Çünkü noktanın, virgülün olduğu kadar satır aralarında verdiğimiz boşlukların, yazının karakterinin bile tematik bir değeri var. Okurumuzun mümkünse yalnız ve sindirerek ve en önemlisi görerek okumasını yeğliyoruz bu yüzden. Ne kadar çırpınsak da metnimiz her yeni okumada yeni bir anlam kazanmaya matuf. Bugün iyi, güzel bulunan yarın bayağı addedilebiliyor ya da en azından aynı etkiyi yapmıyor. Çünkü sözcükler herkeste aynı gerçeklik alanını imlemiyor. Sözcükler nötr değil. Hatta bir sözü söyleyenin kimliğine bakıp ona göre okuyan okurlarımız var. Cinsiyetçiliğin bir tür faşizm olduğunu ve hepimizin okurken ne kadar faşist olduğumuzu söylemeye gerek var mı? Okurumuz samimiyetimizi, kalbimizin fesat olmadığını gözlerimizden de okuyamıyor ne yazık ki… Öykümüzün sonunda ‘kıssadan hisse’ bölümü de yok ya da Dede Korkut misali hikâyemizin sonunda ‘öğüdümüzü verdik’ de diyemiyoruz. Ama elbet öykü de kalple yazılır, Cahit Zarifoğlu’nun ‘şiirin evi kalptir ve kalple yazılmalıdır’ dediği gibi öykünün de evi kalptir.

Bazı dostlarım şöyle bir ölçü koyuyorlar; anne ve babamızın yanında okuyabileceğimiz kadar açık yazılabilir bu konular… Ve ekliyorlar; halkımız aşkı ve cinselliği esprili, dolaylı bir anlatımla hayatın içinden bir olgu olarak yaşadığı gibi konuşuyor zaten… Onlar gibi olmalı. Örneğin; ‘İstihare’ öykümde çocukluktan genç kızlığa geçiş dönemini ‘küp devrilmesi’ olarak aktarmışım halk deyişiyle… Bu minvâlde gitmeli. Bu minvalde gitmeyince çok çamlar devirmiş mi oluyoruz acaba? Düşünüyorum. Bu yazıyla tekrar düşünüyorum.

Öykümü savunmak istemem ancak bunları konuşmalı, bu konular üzerine yazmalıyız.

En kalbî duygularla diyorum ki; bütün eleştiriler başım gözüm üstüne. Bir manimiz yok efendim, yine bekleriz...

                                                                                                                            

                                                                                                                                  Mihriban İNAN

                                                                                                   

 



[1] bkz: Ömer Lekesiz, “Bir Anlatım Ahlâkı Olarak Yusuf Sınırı”, Heceöykü, s.14

[2] Hasan Aycın, “Pek Hazin Bir Nükte”, Yedi İklim, s.238

[3] Cemal Şakar, “Modern Hayatın Hikayecisi”, Heceöykü, s.46

[4] Mihriban İnan Karatepe, “Aramızda”, Hece Yayınları, s.64

17 Mart 2023 Cuma

TOKATÇI

 

Yol o kadar tenhaydı ki erkenden çıktığına, daha gideceği yere varmadan pişman oldu. Merdiven başında biraz oturayım da vakit geçsin diye düşündü. Köpeklere vereceği ekmek, torbada asılı duruyordu. Sabah serinliği, pörsümüş yanaklarını, dokunmasını istemediği ama yine de boyun eğdiği soğuk bir el gibi okşuyordu. Ürpertiyle tülbendini burnuna kadar çekerek kendi nefesiyle biraz ısınmaya çalıştı.

O sabah, ilk olarak bir daha evine asla dönemeyeceğini düşünüyordu. Başını döndürüp bu hissin kaynağını ararcasına çatıdaki kırık kiremitlerden, taş döşeli girişe kadar tepeden tırnağa bütün evi süzdü.

Ne evdi ama… İki katlı, alt katı taş duvarlı, ahşap merdivenleri gıcırdayan; yılların ağırlığıyla bir yana hafifçe yatmış gibi görünen, yanı başında uzanan elma ve armut ağaçlarından güç alan, eski ama heybetli bir ev... Kendi evi.

Üst katın penceresini açık unutmuştu, tül perde rüzgârda havalanıp duruyordu. Perdeyle birlikte çocuklarının sesi de sokağa yayılıverseydi keşke ama artık hiçbiri yanında değildi. Kocasının vefatından sonra kızlarını da sırasıyla evlendirmiş, koca evde yapayalnız kalmıştı. Yukarı çıkmadıkça perdeyi toparlayacak kimse olmazdı. Basamakları tırmanacak enerjisi olmadığını fark etti yoksunlukla. Aşağıda, tam da oturduğu yerde, gözü yukarı bakarak perdeyi çekip, pencereyi kapattığını hayâl etti. Her hayâl ettiği gerçek olsaydı keşke ama nerde… O gelene kadar perde havalansın dursundu en iyisi, tabii gelebilirse… Kendini iyiden iyiye yaşlanmış ve yorgun hissediyordu.

Ortalık henüz tam da hareketlenmemişken mezarlık ziyareti yapıp dönmek istiyordu. Yorgun ayaklarını sürüyerek zorlukla çıkmıştı evden. Rahat bir ayakkabı giymek yerine merdiven dibinde duran sokak terliklerini geçirivermişti ayağına. Bundan elli sene evvel de yine böyle, alelacele ama gecenin bir yarısı ayağında terliklerle kaçmaya kalkışmıştı bu evden. Karanlıkta ayağı bir şeye takılmasa başaracaktı da… Devrilen ve tıngır mıngır merdivenlerden aşağı yuvarlanan ibriğin sesi, gecenin sessizliğinde art ardına patlamış ve onu ele vererek kocasını uyandırmıştı. Hayatında işitmediği küfürlerin biri bin para sonra kocası tarafından itilip kakılarak odaya itilmişti. Birkaç ay geçmeden yalınayak da olsa baba evine kaçmayı çok istemiş ama gözü korktuğundan bir türlü yapamamıştı. Evden çıkıp gidemeyince gittikçe eve bağlanmış, tutsaklığını kendince bir tutkuya devşirmişti. Sayıklayıp duruyordu: O kötü kadınlar kocasını elinden alamazlardı. Bütün kabahat onlardaydı. Dişi köpek kuyruk sallamayınca erkek köpek peşinden gitmezdi. Daha neler, neler… Kapı gibi duruyordu o şimdi, yuvasını terk etmiyordu. Böyle diye diye, yıllar yılları kovalamış, kocasının suçları çocuklarının sayısınca artmış, yüzündeki çizgiler çoğalmış, dönme arzusu; uzak, yabanıl bir hayâle dönüşmüş, çoluğuyla çocuğuyla her daim baba ocağına gidip gelse de yine oraya dönememiş ve kendine küs kalmıştı. Ne zamanki kızları büyüyüp onu anlayacak yaşa gelmişler o da gözyaşlarını içine akıtmaktan artık vazgeçmiş, babalarını kızlarına şikâyet edercesine bütün derdini onlara sayıp dökmüştü. Hepsi ona hak veriyor, babalarını suçluyorlardı. Yalnız en küçük kızı:

“Gitmeyi sen istememişsin anne, kalmaya razı olmuşsun işte…” derdi, yüzüne yüzüne…

Ah Pervin… Kimse bu kadar doğrudan söylememeli düşüncelerini…

Gitseydi, kalmaya razı olmasaydı Pervin de ablaları da dünyaya gelmezdi. Bu ev, yuva olmazdı. Ama çocuklar… Çok acımasızdılar. Bunu göremiyorlardı. Çocuklarından sonra tek övüncü bu iki katlı ev kalmıştı. Kızları ve kocasının ardından tam da bugün dışarı çıkarken artık kendisinin de onu tümüyle terk edeceğini hissediyordu.

Nefes alıp verdikçe göğsünü sıkıştıran sonra boğazına doğru yükselen, çenesinin iki tarafında yumruk gibi toparlanan bir baskı… Erkenden çıktığına yordu. Dağlara doğru bakarak derin bir nefes aldı. Kuşlar doruklarda dönüp duruyordu. Kimi kızıl, kimi sarıya çalmış yapraklarıyla öbek öbek ağaçlar, rüzgârda kıpır kıpırdı. İçlerinde binlerce kuş olduğunu hayal etti. Güneş, en tepedeki yaprakların arkasında, sonbahar göğünü boydan boya kızıla boyuyor ama havanın nemli soğuğu, somut bir varlık gibi ısınmadan orada duruyordu.

Sırtına kalın bir şey de geçirmemişti. Örgü yeleğinin önlerini kavuşturdu üşümemek için. Ellerini ceplerine sokuşturdu. Cebinin birinde bir çatal iğne, diğerinde katlanmış bir mendil... İğneyi ve mendili avuçlayarak ellerini ceplerinde yumruk yaptı. İki cebi de, içine irice birer taş konmuş gibi şişmişti. Nefes alıp verdikçe tülbendi ıslanıyor ve dudaklarına yapışıyordu.

Bir müddet gidince arkasından pıfıdık pıfıdık bir takım sesler duyduğunu sandı. Sağlı, sollu, kalabalık, ölçülü ve yumuşak adımlar… Tedirgin bir şekilde bir yanına baktı. Tam hizasında olmasa da biraz gerisinde, sağından bir köpeğin ona eşlik ettiğini gördü. Sesler daha fazlaydı. Sonra diğer yanına baktı, bir köpek daha... Tam arkasını dönünce daha geriden bir köpeğin daha peşinden geldiğini gördü. Bunlar artan yemekleri, kuru ekmekleri önlerine attığı başıboş sokak köpekleriydi. Kendisi durunca köpekler de duruyor, hareket edince onunla birlikte yavaş yavaş yürüyorlardı. Köpeklerin kendisine eşlik ettiğini anladı. İçine bir sıcaklık yayıldı. Örgü yeleğinin sarmaladığı kalbi, köpekler için Tanrı’ya şükretti. Köpeklerin korumasında yürürken, gözleri yol boyunca sıralı evlerin balkonlarında geziniyordu. Kurutulmuş patlıcanlar, biberler, bamyalar gerdanlık gibi duvarlara çivilenmişti. Birileri sabah sabah balkona çıkar da ardı sıra gelen köpekleri görür ve belki bir parça ekmek atar diye bekledi. Gerçi köpeklerin şimdilik ekmek istediği yoktu. Sadece ona eşlik ediyorlardı. Yine de bu davranışlarını ödüllendirmek istiyordu içten içe… Çünkü onlar yanındayken yürüyüşüne bir rahvanlık gelmiş, fark edilme endişesinden iyice uzaklaşmıştı.

Hep birlikte, çok da uzak olmayan mezarlığın önüne kadar geldiler. Yüzünde, halinden memnun bir gülümseme geziniyordu. Tam mezarlığın yeşil demir kapısını açacakken nerede olduğunu hatırlayarak daha ciddi bir hâl takındı ve köpeklere dönerek; “Artık siz gelmeyin”, dedi. Köpekler kapının gerisinde durarak, anlamış gibi popoları üzerine çöktüler. “Bunlar her şeyi anlıyor hayret!” diye gizlice sevindi.

Kapının hemen dibinde böğürtlenler yemiş vermişti. Uzanıp koparmaya utandı. Karnını doyurmaya gelmemişti. Belki çıkarken bir avuç toplardı, tadımlık… Mezarlara doğru yavaş adımlarla yürüyordu. Köpekler, o yürüdükçe, böğürtlenlerin, sıra sıra çamların gerisinde görünmez oldular. Kozalaklar yerlere düşmüştü. Başka zaman ve yerde olsa hepsini eteğine toplardı fakat şimdi sırası değildi. Sararmış çam iğnelerini ayakları altında çıtır çıtır ezerek, basıp da düşmemek için kozalakları sağa sola ittirerek eşinin mezarına kadar geldi. Mermerin kenarına oturdu. Biraz soluklandı.

Ellerini mezar toprağı üzerinde gezdirdi. Çimenler kurumuş, ektiği çiçekler solmuştu. Ellerini sararmış çimenlerin üzerinde gezdirirken aklına kocasının ağarmış göğüs kılları geldi. “Tövbe bismillah!” diyerek hemen çekiverdi elini. Soluna tükürdü. Kör olasıca şeytan, nereden çıkmıştı?! Yüzünü tekrar mezara döndü. Kendini meşgul edecek bir iş arandı. Kurumuş yapraklar, hem mezar toprağına hem mermerlerin üzerine düşmüştü. Elleriyle tek tek temizledi onları. Mermer tozu, parmak uçlarını beyazlatmıştı. Elinin tozunu silker gibi mezar taşına hafifçe vurdu. Sonra biraz daha hızlı vurdu, vurdu… Sanki tokatlıyordu.

“Hey gidinin Muzaffer ustası”, dedi seslice…

“Sen böyle yatacak adam mıydın?”

 Cevap bekler gibi hafifçe eğilip kulak verdi. Ses yok.

 “Neydi o kükremeler, yeri göğü inletmeler?”

“Şimdi sessizsin ha?” Dedi.

 “Hadi yine vara yoğa bağırsana…”

Mermerin kenarına oturmuştu. Gözleri terliğine ilişti. Uzandı terliğin tekini çıkarıp eline aldı. Onu da mezar taşına vurmaya başladı. O da mı tozlanmıştı? Gittikçe hırslanıyordu. Eliyle yetmezmiş gibi şimdi de terliğiyle mezar taşını tokatlıyordu. Yaptığının gayet farkındaydı. Hatta o saniye aklına Kemal Sunal’ın “Tokatçı” filmi geldi. O tokat başkaydı ama gelmişti işte.

“Sen de benim ömrümü çaldın be Muzaffer usta”, dedi.

Terliğin tersiyle en kuvvetli ve son bir şaplak indiriverdi mezar taşına.

                                                      *

Yaprakların arasından başını uzatmış bir sincap, iki eliyle tuttuğu palamudu dişlemeye uğraşıyordu. Tam aşağısında elinde terliğiyle mezar taşını döven deli bir kadına bakmaktan bir türlü palamudu çıtlatamıyordu. Derken palamut tam düşmesi gereken yere, kadının başına düşüverdi. Kadın başını kaldırınca sincapla göz göze geldiler. Yaptığının görülmüş olmasından o derece rahatsız oldu ki evden niye terlikle ve sabahın köründe çıktığını o dakika anladı.

Utanarak sağına soluna bakındı, kimsecikler yoktu, eteğini toplayarak oturduğu yerden hızlıca kalktı. Telaşından terliğini ayağına geçirmekte zorlanıyordu. Sanki terliğinin teki orada kalmak istiyor, istemediği yere götürülen bir çocuk gibi ayak sürüyordu.

Kapıya yöneldiğini gören köpeklerden ikisi hemen ayağa dikeldiler. Diğeri oturmaya devam ediyordu. Köpeklerin yanına kadar geldi. Eğildi, oturan köpeğe baktı. Bir terslik mi vardı? Köpek de başını kaldırmış ona bakıyordu. Yoksa o da mı yaptığını görmüştü? Mütemadiyen kuyruğunu sallıyordu. “Ah seni gidi, seni…”, diyerek köpeğin başını okşadı. Sözde şirinlik yapıyordu. Köpeğin başı, kendi ellerinden sıcaktı. Okşamaya devam etti. Köpeğin kahverengi gözlerine daha yakından baktı. Gözlerinin kahvesi ışıl ışıldı. Gözbebeklerine doğru hârelenen bir ışıltı… Bu ışıltıda hiçbir suçlama yoktu. “Çok şükür…” dedi, rahatlayarak. Köpek de hafifçe burnunu uzatarak onun gözlerine baktı. Kokusunu içine çekti. Gözbebeklerinin iki siyah bilyesine gözlerini dikti… Bir an için içi titredi kadının. Hava serindi. Mezarlık soğuk. Daha ne olacaktı? Köpeğin olan biteni görmediğine iyice kanaat getirdi. Artık gitmeliydi. Doğruldu, kapıya doğru bir adım atacak oldu. Bacaklarında bir katılık… Kımıldayamıyordu. Elleriyle dizlerini yoklamak istedi. Ellerinin yerde olduğunu fark etti. Elleri ayak olmuştu. Köpek ayağı. Daha doğrusu elleri yoktu, dört ayağı vardı. Köpeğin içine girmişti!

Aniden ayağa kalktı köpek, içindeki kadınla… Pıfıdık pıfıdık mezara doğru yürüdü. Ne yapacaktı? Kuyruğunu mütemadiyen sallıyordu. Boz rengine bir parlaklık gelmişti. Yerde çam iğneleri köpeğin patilerine batıyor, kadın bu batışları tabanlarında hissediyor ama köpek hiç aldırmıyordu. Mezarın başına kadar geldi köpek. Üzerindeki çiçekleri kokladı. Sonra mezarın etrafında dört döndü ve en son mezarın ayakucunda durmaya karar verdi. Rahatsız gibiydi. Sonra sağ bacağını kaldırıp…

 “Hayır, hayır! Bunu burada yapamazsın! Yapamayız! Şapşal köpek!”

Olan olmuştu.

Rahatlayan köpek diğer köpeklerin yanına doğru hızla koşmaya başladı, aralarına girmeden neşeli adımlarla ve ani bir kararla başını döndürüp böğürtlenlere yöneldi. Dikenlere aldırmadan kafasını sık dalların arasına soktu. Büyük bir iştahla, en olgun böğürtlenlerin tümünü afiyetle yedi.

Köpeğin içindeyken kadın, kendi katılaşmış bedenini orada, demir kapının önünde, çam ağacının yanı başında, ayakta beklerken görüyordu. Kendisi köpeğin fıkır fıkır bedeninde, derisini yırtmaya çalışıyor, içinden çıkamıyor ve katılaşmış kendi gözleriyle göz göze gelmeyi arzuluyordu. Göz göze gelebilirse köpeğin bedeninden çıkabileceğini nedense biliyordu. Kahrolası köpek, kadının katılaşmış bedenini koklayıp duruyor, başını yukarı bir türlü kaldırmıyordu.

Ne kadar zaman geçti bilinmez, bir anda köpek kadının karnına doğru patilerini koydu ve çok şükür başını da kaldırmış oldu. Kendi bedenine geçer geçmez kadın, itiverdi it oğlu iti… Köpeğin içinden çıkınca, köpek havası sönmüş bir balon gibi buruştu. Birbirlerinden yırtılır gibi ayrıldılar. İkisi de nefes nefese, bir yana düştü.

Utanç içindeydi kadın. Başını elleri arasına aldı. Ne yapmıştı?! Böyle bir şeyi asla yapmak istemezdi. Eve vardığında merdiven başında, çiviye asılı torbadan kuru ekmekleri çıkartıp köpeklere vermeyi düşünen kendisiydi. Aklına asla böyle kötülükler gelmezdi. İyi bir insandı o. Niye böyle olmuştu?

 Düşündükçe eli, koluna doğru, naylon torbanın düğümünü çözüp içinden ekmeği alıyormuş gibi gerildi. İyi bir insan olduğunu kendi kendine hatırlatıyordu ama yapılan kötülük de buz gibi ortadaydı. Her şeyi o köpek yapmıştı. Her şey onun suçuydu. Artık bir şey vermek istemiyordu o köpeklere, dokunmak istemiyordu onlara hiç… Diğer koluyla, gerilen kolunu biraz ovuşturdu sonra iki kolunu da göğsünde birleştirerek karnına doğru iyice büzüldü. Titreyen parmaklarıyla yeleğinin düğmelerini arandı. Düğmelerden biri kopmuştu. İçine girdiği köpek, patilerini karnına koyunca düğmeyi de bir şekilde kopartmış olmalıydı. Çatal iğneyle ilik yerinden yeleğin iki yanını tutturdu. Diğer cebinden mendilini çıkardı ve “Ah Muzaffer ah! Bıraktın gittin beni böyle bir başıma…” diyerek, kocası yeni ölmüş gibi sarsıla sarsıla ağladı.

O sırada demir kapının gerisinden köpeklerin sesi duyuldu. Ağlaması bir an durmuş içine korku dolmuştu. Burnunu çeke çeke, kolunun tersiyle sildi gözlerini. Kalkıp kalkmamakta bir an tereddüt etti. Bir müddet seslerini dinledi. Köpekler, zayıf zayıf, sesleri kısılana kadar havlayıp durdular. Sonra sesleri kesildi. “Belki de gitmişlerdir”, dedi kendi kendine.

Yol o kadar tenhaydı ki erkenden çıktığına, daha gideceği yere varmadan pişman oldu. Merdiven başında biraz oturayım da vakit geçsin diye düşündü. Köpeklere vereceği ekmek, torbada asılı duruyordu. Kendisini iyiden iyiye yaşlanmış ve yorgun hissediyordu. Başını ahşap tırabzanlara dayadı. Tatlı bir uyku… Sabah çiği gibi üzerine yağıyor, göz kapakları gittikçe ağırlaşıyordu. Sonunda uykuya yenik düştü. Rüyasında kocasının mezarına kadar gidiyor, başına acayip işler geliyordu. Uykusunda üşüyor ancak bir türlü uyanamıyordu. Elma ve armut ağacının dallarına konmuş kuşların bile gözleri yumuktu. Yapraklar hafif hafif titreşiyor, hışırtılı bir ses eşliğinde hepsi, uykunun kollarına yatmış mışıl mışıl uyuyorlardı.

Uzun uzun telefon çaldı. Üst katın açık kalmış penceresinden tülle birlikte zil sesi de havalanıp sokağa yayıldı. Zil sesi önce uyuyan kuşları uyandırdı, hepsi birden havalandılar. Dal esnedi. Sanki merdivenlerden bir ibrik yuvarlandı. Geldi kadının kucağına oturdu. Ağırlaşan kulakları birden açıldı ve sıçrayarak uyandı. Soğuk soğuk terlemişti. İçi titredi. Önce ne olduğunu anlayamadı. Düşünmeye çalışıyordu. Uykunun kat kat örtülerini üzerinden tam da atamamışken zil sesinin, sonunda telefon sesi olduğuna kanaat getirdi. Kızı Pervin mi arıyordu? Muhtemelen öyleydi. Kendine baktı. Merdiven dibinde oturuyordu. Bir yere mi gidecekti? Hatırlayamadı. Kesin Pervin arıyordu. Sokak terliklerini çıkardı; “Telefon kapanmasa bari”, diye diye, zorlukla basamakları tırmandı.

                                               Mihriban İnan, Hece Öykü Dergisi, s.111, Haziran-Temmuz, 2022

15 Ocak 2022 Cumartesi

YUSUFÇUK


                                                                                                                          


                                                                                                                                                Bal ile yağ ede bir söz                

Büyüğünü vermezler korkusuyla en küçüğüne uzandım ekmek dilimlerinin. En büyüğünü elime alsam belki almışken oldubittiye de gelirdi ama bu sefer Hevron vadisinin en açgözlü çocuğu ben olurdum. Dar ve dolambaçlı sokaklarında, dilden dile sanki bu söz dolaşır durur da ben de yerin dibine girerdim. Daha dokuz yaşındaydım. İnsan dokuz yaşında nasıl açgözlü görünebilirdi ki?! Kardeşlerimin benim hakkımda ne düşündüklerini fazlaca önemsiyordum. Bunu ne zaman ve nasıl öğrendiğime dair hiçbir fikrim yok. İlk başladığı anı bir bilebilsem…

Babam tedirginliğimi hemen anladı ve büyükçe bir dilimi önüme koydu. Göz ucuyla kardeşlerime bakarak ekmeğe uzandım ve sevincimi belli etmemeye çalışarak nazikçe bir ısırık kopardım. Fazla kuvvet uygulamama gerek kalmadan ekmek kendiliğinden kopuverdi. Her koparışımda annemin sözü aklıma gelirdi: “Pamuk gibi ekmek yaptım ben oğluma, tıpkı kalbi gibi…” Ekmekle kalbim arasında böyle bir özdeşim kurulması garibime giderdi. Kim beni dişleriyle lime lime etse demek sesimi çıkarmayacaktım buğday ekmeği gibi!

Annemle beraber, kumtaşı evlerden birine misafirliğe gittiğimizde her zaman büyük hurmaları diğer çocuklara kaptırırdım. Yere bir yaygı serilir, genişçe bir tabak içinde irili ufaklı hurmalar ortamıza konurdu. Tabağın etrafına halka olan çocuklardık. Herkes birden hurmalara saldırınca en küçüğü ve en kurusu bana kalırdı. En son uzanan ben olurdum. Sonra umursamaz edalarla tabakta kalan son hurmayı alırdım. Bu edaları ilk ne zaman ve kimden öğrendim bilmiyorum. Gözüm en ballısını kestirmişken, hangi bastırılmışlıkla sona kaldığımı bir bilebilsem… Her şeyin en iyisini kapan ve diğerlerini hiç düşünmeyen biri olmak istememişken herkesin ezip geçtiği bir kişiye dönüşüyordum. Bunu sindirmem zordu, o sebeple açgözlü biri olmadığımı kendime hatırlatıyordum. Bunu yapmayı ilk öğrendiğim anı bir bilebilsem…

Yazgı beni çok çocuklu bir ailenin küçüklerinden kılmıştı. Uzun yıllar çocuğu olmayan annemin ilk çocuğuydum. Söylediklerine göre doğduğumda babamın parmağını sıkı sıkı tutmuş, yenidoğan bir bebekten beklenmeyecek bir şekilde, gözlerimi gözlerine hasretle dikmiş ve yaşlı kalbine nehirler akıtmıştım. Devamım gelsin diye adımı “artıran” anlamında “Yusuf” koymuşlardı. Devamım da gelmişti ve bir kardeşim daha olmuştu. Kim bilir daha neleri artıracaktım, hüznü mü, sevinci mi? Bunu ne annem ne babam bilebilirdi. Ama artıran demişlerdi bir kere, artıracaktım…  

Her sabah, uyanır uyanmaz yastığımın altına sakladığım bir parça kireçtaşını elime alır ve onunla yere amaçsız bir şeyler çizerdim. Sonra baktım bir gün çizgiler uçan bir ata benzemeye başladı. Onu gökyüzünde dörtnala koşturmaya karar verdim. Atım kanatlanıyor, kanatları güneşe değiyor, olmayan yeleleri uçuşuyor, koştukça toynaklarından kıvılcımlar saçıyordu. Güneş bir yandan, kıvılcımlar bir yandan çocuk kalbimi neşeye boğuyordu. Birden aklıma geceki rüyam geldi. Kalbim, avcumun ortasında atmaya başladı. Çizgi atımın dahi kalbi atıyor, rüyam; şafağın kızıllığının çabucak dağılıp güneşin gökyüzünde çıra gibi yanması gibi zihnimde tutuşuyordu. Kireçtaşını hızlıca yere bıraktığım gibi babamın yanına koştum. Kardeşlerim henüz kalkmamıştı. Heyecanla rüyamı babama anlattım. Soluksuz dinledi. Elindeki işi bıraktı. Düşünceli ve temkinli, içimdeki ateşe su serper gibi; rüyanı kardeşlerine anlatma[1], dedi. Ama babama anlatmıştım. Rüyam anlatılmıştı bir kere... Kireçtaşından bembeyaz olmuş avuçlarımı uzun ve renkli giysime[2] sürterek sustum.

Babam o günden sonra bildiği ne varsa bana öğretme ve sürekli beni koruyup kollama telaşı içine girdi. Koyunlarımızı otlatmaya gittiğimizde bile arkamdan endişeleniyor, kardeşlerime benimle ilgili  binbir telkin veriyordu. Kardeşlerimle aramdaki uçurum gittikçe açılıyor, çocukça kıskançlıklarının altında beni rahatsız eden kötücül bir şeyler gözlerinden okunuyor, kötü kokular taşıyan simsiyah bir duman gibi akıllarından geçen düşünceler aramızda tülleniyordu.

Bir gün ısrarla beni de yanlarına alıp gezmeye gitmek istediklerini söylediler. Babam; Onu götürmeniz beni gerçekten üzüyor. Ondan gafil olduğunuzda bir kurdun onu yemesinden korkuyorum[3], dedi. Keşke demeseydi.

Evden oldukça uzaktaydık. Bir su kuyusunun başına geldik. “Bak bakalım, ne görüyorsun?”, dediler. Hafifçe eğildim. Suyun yüzeyinde on bir gezegen, güneş ve ay’ı[4] görürüm sandım. Eğer görürsem ağzımı kocaman açarak; “Bakın, bakın burada ne var!”, diye onlara seslenirdim. Ama o zaman rüyamı onlara anlatmış gibi olurdum. Babamın lafı aklıma geldi. Kuyuya eğildim. Boştu. Çok şükür, dedim içimden; iyi ki de boş... İyi ki içinde su yok da yansıyacak ne güneş ne ay, ne de bir gezegen olur. Ben de rüyamı anlatmış olmam. İçten içe bir oh çekmişken sırtıma yediğim sert bir darbeyle ah ettim. Yüreğim ağzıma geldi. Gökyüzünde uçan atım gibi kanatlandım ama yere doğru…  Gezegenler beynimde bir bir patladı. Başım, kollarım, bacaklarım bir yerlere çarptı. Pürtüklü, keskin taşlar dizlerimi, dirseklerimi kesti. Etim yarıldı ve sıcak sıcak kanadı. Duydum. Her şey bir anda oldu. Ellerimle başımı koruyamadan alnım, soğuk bir taşa değdi. Kollarımı ve bacaklarımı gövdeme bağlayan düğümler birden çözüldü. Bütün ağırlıklarımdan kurtulup hafifledim. Sonra yıldızlar, yıldızlar… Karanlığın gözleri. Ne güzel parlıyorlardı.

Alnım soğuk bir taşa değiyordu.

Kardeşlerimin sesleri gittikçe uzaklaşıyor ve sonunda tamamen kesiliyor onun yerine gecenin şarkısı yumuşak ve derin, kan sızan yaralı kulaklarıma bir ninni gibi doluyordu. Uykunun siyah pelerinine sarınmış uyuyordum. Ne tatlı bir uyku…

Alnım soğuk bir taşa değiyordu.

Uykumun içinde kâbus gibi bir düşünce uç veriyordu. Baygın uykuma sanki damla damla bir zehir akıyordu: Kardeşlerim bana bunu niçin yapmışlardı? Benim hakkımda birbirlerine; ‘İşte düş hastası geliyor!’ [5] dedikleri, zaman zaman kulağıma çalınırdı. Babamsa rüyalarıma değer veriyordu. Demek ki Rabbin seni seçecek,[6] demişti bir gün sessizce bana. Kardeşlerimse; Başımıza kral mı olacaksın? Bizi sen mi yöneteceksin?[7] demişlerdi. Babamın ilgisi bana yöneldikçe kim bilir onların da içinde; Hadi onu öldürüp kuyulardan birine atalım. Yabanıl bir hayvan yedi deriz. Bakalım o zaman düşleri ne olacak![8] düşüncesi mi boy veriyordu? Hata bende miydi yoksa babamda mı? Zihnimde dalgalanıp duran hummalı sorular, kalbimi onarmak şöyle dursun iyice paramparça ediyordu.

İçime dolan, dışardan gelmeyen, yeri ve yönü belli olmayan, ses olmayan bir ses, bu sıkışma anında imdadıma yetişti:

Muhakkak ki onların bu işlerini, farkında değillerken onlara haber vereceksin.[9]

Sonra çıt çıkmayan koyu bir sessizlik… Kurumuş dudaklarımdan boğazıma doğru serin bir içecek gibi aktı.

Bu sesin rüyamla aynı kumaştan yapıldığına emindim. Kuyunun kör karanlığında büzülmüş yatarken, bütün geleceğimi, zihnimin göğünde dolunay gibi pırıl pırıl parlarken gördüm:

Gün gelecek bu kuyudan çıkarılacak, köle gibi satılacak, oradan oraya götürülecek, başıma çok işler gelecek, önce aşağılanacak sonra yükseltilecektim. Buğdayı, mısırı artırdıkça artıracaktım. Ülkemin kadınları mis gibi ekmek yapacaklardı. Kokusu bütün ülkeleri saracaktı. Uzak, yakın herkesi doyuracaktım.

Alnım soğuk bir taşa değiyordu.

Babam, yıllar sonra varlığımı daha yanına varmadan hissedecek, gözlerinden ılık ılık yaş akıtacaktı. Güzelce bir sabrın[10] sonu neymiş, en derinden bilecekti.

Alnım soğuk bir taşa değiyordu.

Kardeşlerim bir gün karşıma sıra sıra dizildiklerinde onları affedecektim. Annem, pamuk gibi bir kalbi var benim oğlumun, demişti bir kere… Pamuk gibi olacaktım.

Kardeşlerim beni karşılarında görünce, şaşkınlıkla kim bilir ne diyeceklerdi? Bundan sonraki hayatlarının ağızlarından çıkacak o söze bağlı olduğunu keşke bilebilselerdi…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] T.D. Lopez, “Eshatolojik Kur’an Çevirisi”, Yusuf’un Kıssası Suresi/12:5,

[2] Tevrat, “Yaratılış Kitabı”, 37:3

[3] T.D. Lopez, “Eshatolojik Kur’an Çevirisi”, Yusuf’un Kıssası Suresi/12:13,

 

[4] T.D. Lopez, “Eshatolojik Kur’an Çevirisi”, Yusuf’un Kıssası Suresi/12:4,

[5] Tevrat, “Yaratılış Kitabı” 37:19

[6] T.D. Lopez, “Eshatolojik Kur’an Çevirisi”, Yusuf’un Kıssası Suresi/12:6 ,

[7] Tevrat, “Yaratılış Kitabı” 37:8

[8] Tevrat, “Yaratılış Kitabı” 37:20

[9] T.D. Lopez, “Eshatolojik Kur’an Çevirisi”, Yusuf’un Kıssası Suresi/12:15

[10] T.D. Lopez, “Eshatolojik Kur’an Çevirisi”, Yusuf’un Kıssası Suresi/12:18


________________________________________________________________________________

                                                                        Mihriban İnan Karatepe, "Virüs Dergi", 10. Sayı, 2022

3 Kasım 2021 Çarşamba

KÖRMEK

Yolda yürürken kör bir adama çarptım. Adamın bastonu elinden düştü. Bastonla birlikte kendi de düşmesin diye hızlıca kolundan tuttum. Hem körsün, hem en önemli anda, en düşürülmeyecek şeyi düşürüyorsun be adam, diyecek oldum. Yol kenarında bir ağaç –defne olmalı- bir an nefesini tuttu. Kafede oturanlar ellerindeki fincanları tam ağızlarına götürecekken geri çektiler. Başları aniden bize döndü. Bir kedi, kapağı açık bırakılmış çöp konteynırının kenarında dengede duruyordu. Ayağı kayar gibi oldu ve çöpün içine, büyük ihtimalle başka bir kedinin üstüne düşüverdi. Sağı solu tırmalama sesleri geldi içerden ve bir anda yükselen hırlaşmalarla çöpten iki kedi birden fırlayıverdi. Kaşım, gözüm oynadı. Zaten sinirliydim. Yemeğin altını yakmıştım. Nişanlım gelecekti. Zeytinyağlı taze fasulyenin dibi tutmuş, fasulyelerin yarıdan fazlası simsiyah kesilmişti. Gidip yenisini alayım da tekrar pişireyim diye bir koşu evden çıkmıştım. Teflon tencereye de kızmıştım. Yanmaz yapıştırmaz değil miydi bunlar?! Hem yanmış hem yapıştırmıştı işte! Kesin tencereye de kızmıştım. Ocağın altını kısıp öyle salona geçmiş olmalıyım. Öykü karakterim de gözlerini kısmıştı o sıra. Uzağa bakıyordu ve önünü görmüyordu. Salondaki masada, açık duran bilgisayarımda, arkadaşının evine doğru düşünceli düşünceli yürüyordu. Bir ayağı havada, tam adım atacakken fasulyenin suyunu koymak için mutfağa geçtiğim için, öylece donup kalmıştı. Fakat yine de kulaklarında bir ses –arkadaşının telefonda bir parça mekanikleşen sesi, günlerdir süregelen bir konuşmanın izleri- yankılanıp duruyor, ne yürüdüğünü var saydığım sokağın curcunası, ne tıkırdayan, cızırdayan tenceremin sesi, bu sesi bastırabiliyordu. “Görüyorsun işte canım, hayvanlar da birbirini yiyor”, demişti arkadaşı. “Sen insansın, frekansını düşürme…” demişti. “Kendini nerede görüyorsun?” Evin emektar kedisi o sırada konuşulanları anlamış gibi sahibinin paçalarına sürünüp geçmişti. Bu anımsamanın üstünden birkaç cümle geçecek ve öykü karakterim çoktan arkadaşının evine varmış olacaktı. Uzun uzun tasvirleri sevmediğimden lafı uzatmıyordum. Bu sebeple fazla sallanmadan ziyaret için yola çıkmış gidiyordu. Şu fasulye yanmasaydı çoktan varmış olurdu. Manav manav dolaşıp durdum. Doğru düzgün bir taze fasulye yoktu. Vakit de iyice daralıyordu. En iyisi pratik bir şey pişireyim, diye düşündüm. Bir kilo kuşbaşı tavukgöğsü almak için kasabın olduğu sokağa doğru döndüm. “Hızlıca sote yaparım yanına da bir pilav, olur biter” dedim içimden. “Bu seferlik mecburen yesin. Şimdiden ipleri eline vermeyeyim, sonra başa çıkamayız…” Bu son dediğimle nişanlımın prensibinde bir delik açmaya çalıştığımın farkındaydım. İmgelemim rahat durmadı ve hemen kendine bir ceza kesti: Yürüdüğüm sokak, çevredeki binalar, yoldaki arabalar sanki rubik küpün renkli parçalarıydı ve bir el, aniden küpün bir yüzünü tam ortasından kırarak iki yana döndürdü. Yol kenarındaki ağaçlar, kökünden kütürdeyerek gövdesinden çatladı. Üzerindeki kuşlar birden havalandı. Gökyüzünde bir çığlık… Bulutlar birden çekildi. Güneş, bütün aydınlığıyla ortaya çıktı ve ışın kılıçlarını gözüme soktu. Elimi yüzüme siper ederek kaçarcasına kasaba girdim. Kırmızıda geçmiştim. Arkamdan tiz bir korna sesi uzadıkça uzadı. İçeri girmemle kan ve et kokusu burnuma hücum etti. Işıltılı vitrinde streç filme sarılı koyun kelleleri, mat gözlerini üzerime diktiler. Tezgâha yaklaşmışken bir adım geri gittim korkuyla… Tezgâhın gerisinde terli ve kilolu iki adam karşılıklı konuşuyorlardı. Biri diğerine: “Bugün daha fazla yapamayacağım”, dedi. Elindeki bıçaktan kan damlıyordu. Taze kuzu etinin üzerine fiyat etiketini yapıştırdı ve kirli önlüğünü çıkarıp astı. Diğeri bana döndü, ne istediğimi sordu, bir gözüm dışarda etrafı kolaçan ediyordum; kimsede olağanüstü bir telaş yoktu, olup biten kendi yaratımımdı bunu biliyordum ama yine de devamı gelecek korkusuyla yavaşça ne istediğimi söyledim adama. Kesmeye, doğramaya alışmış elleriyle iki-üç dakikada siparişimi hazır edip önüme koydu. Elimde poşetle tedirgin vaziyette sokağa adım attım. Her şey yerli yerinde görünüyordu ama yürüdükçe yol üzerime doğru esneyip kalkacak, bir bilgisayar oyunundaki gibi, gidip gelen renkli arabalar üzerinden kayıp düşecek sandım. Bir an önce eve gitme telaşıyla acele ediyordum. O telaşla birine tosladım. Kör bir adam… “Çok pardon görmedim”, dedim. Tebessüm etti. “Görmek” büyük bir cam parçası gibi aramızda şangırtıyla yere düştü. Pardon, dedim tekrar, bir yerinize gelmedi ya… Adamın dudağındaki tebessüm incecik buruldu. Kolunu gövdesine doğru çeker gibi yaptı. Meğer kolunu sıkıyormuşum, tırnaklarım cam kırığı gibi etine batıyormuş da fark etmemişim. Hemen kolunu bıraktım. Dudakları gevşedi. “Çok özür dilerim, görmedim gerçekten”, dedim. Bunu derken kör bir adamın karşısında ikide bir görmedim deyişime kızarak yeri teptim. Cam kırıkları ayağımın altında çıtır çıtır etti. Eğildim ardından yere düşen bastonunu alıp kendisine vermek istedim, o benden önce davranıp aldı. “Nasıl gördü ki düştüğü yeri?”, dedim, kendi kendime. Baston dikkatimi çekti o sıra. Baston bildiğin baston şemsiyeydi. Kör bastonu değil. Adamın gözlükleri de bildiğin kolormatik gözlük. “Ben ne görmüşüm Tanrı aşkına!”, dedim içimden, “Amma da körmüşüm!” Ne yapacağımı bilemedim. Kör olduğunu nereden çıkarmıştım ki?! Adam baston şemsiyesini bir eline alınca diğer eliyle gözlüklerini hafifçe indirdi, traşlı, pürüzsüz teninin arasında ışıl ışıl parlayan, masmavi gözleriyle yüzüme bakarak; “Önemli değil hanımefendi” dedi. Az kalsın kasap dükkânını işaret ederek; “Önemli, önemli! Buraya girmeyin hatta girmeyi bile düşünmeyin, her şey bu yüzden oluyor”, diyecektim. Yutkundum. Adamın kasaba gireceğini de nereden çıkarmıştım?! Üst bedenim hareketsiz halde, ayaklarımı sürüyerek yavaşça oradan uzaklaştım. Her zaman yaptığım gibi kendime kızdığımda yeri teperek, kör bastonu gibi bir sağa bir sola vurarak ayaklarımı, kaldırım boyunca ilerledim. Bir müddet yürüdüm. Sonra içime bir düşünce düştü. Acaba adam nereye gidiyordu? Yer ufaktan sallanır gibi oldu. Hafiften arkamı döndüm. Ama yoktu. Sağa baktım, sola baktım, yoktu. Sanki yer yarılmış içine girmişti. Şaşkın şaşkın eve nasıl geldim bilmiyorum. Doğruca mutfağa girdim. Yağlı kâğıda sarılı et poşetini iki avucumda tutarak hafifçe burnuma doğru kaldırdım. Pişmemiş et kokusu insan duyusuna hitap etmiyordu. Bir an önce bu kokudan kurtulmak için baharatlar, yağ ve tuzla onu yenilebilir hale getirmeliydim. Pişene kadar başında bekledim. Öykü karakterim, bir ayağı havada tam adım atacakken öylece donmuş bekliyordu. Tencereyi şöyle bir karıştırıp sonra ağzını kapattım. Yakmadan yemek olayını aradan çıkardığıma gizli gizli seviniyordum. Bekledim, bekledim ama nişanlım gelmedi. Aradım. “Aracıma doğru yürüyordum sokakta biriyle çarpıştık biraz sersemledim sonra aracıma bindim, yolda kaza oldu. Sanki bütün arabalar rubik küpün renkli parçaları gibiydi ve bir el, aniden küpün bir yüzünü tam ortasından kırarak iki yana döndürmüş gibi hepsi birden birbirine girdi, yol kapandı. Aralarından zor sıyrıldım. Gerisin geri eve döndüm, tam seni arayacaktım...” Hâyâl kırıklığıyla mutfağa geçtim. Tencerenin kapağını açtım. Tencerenin içinden bir canavar çıkıp tüm bu olanların üstüne beni yiyecek değildi. Etin tamamını genişçe bir tabağa aktardım ve kediler için dışarı çıkardım. Bilgisayarın başına geçtim, arkama yaslandım sanki yorulmuştum. Pek yazasım da kalmamıştı. Öykü karakterimin boşta kalan ayağını yavaşça yere kondurdum. O da yorulmuştu. Burnu bir şeyler koklar gibi havadaydı. Bir yanık kokusu, dedi. Bir yanık kokusu lazım. Fasulye yanığı… Yoksa devam edemeyeceğim.

10 Ağustos 2020 Pazartesi

YÜRÜYEN IŞIK

 


Bana katından yardımcı bir yetki ver, dedim.

Öyle, böyle değil…

Girdiğim yere dürüstçe girdir, çıktığım yerden dürüstçe çıkar1, üstelik...

Der, demez dudaklarımda bir ıslaklık bırakarak dürüstçe çıkar, diğer kelimeleri de peşine takıp çıkıp gitti. Nereye gitti? Daha kapıdan çıkmamıştım. Anladım ki her şey bunu dememe bağlıydı. Ben peşinden gidecektim. Gıcırtıyla kapıyı açacaktım, açtım da… Ama kapı gıcırdamadı. Yağ sürmüştür biri, dedim. Bazı kapılar içe, bazısı dışa açılır, dikkat ettin mi? Ayağını çekmezsen, içe açılan kapıya ucundan sıkışır ve acıyla hoplarsın. İçimde biri var. Bütün hoplamalar, zıplamalar ondan sorulur. Ayağı-m-ı bir adım geri çekti. Kapı ardına kadar açıldı. Maşallah, dedim.

Biraz korkuyorum aslında ve korktuğumu yazarken şuan, gözlerim yaşarıyor. Harfler buuğğğuullaannııyyyorr…

Birkaç dakika ara verip hızlıca gözlerimi kırptım, akan yaşları yenimle sildim.  Yenimle silmeden önce yen kelimesini “Kol kırılır yen içinde kalır” yargısından koparmam zor oldu. İçindeki kol, ağırlık yapıyordu ve yetmezmiş gibi bir de gözyaşlarımla ıslanıyordu. Oysa ben bugüne kadar gözyaşımı ve çocukken akan burnumu, hep kolumun tersiyle sildim.  Yen de nereden çıktı?! Bu sözcüğü bugüne kadar cümle içinde kullanmadığımı düşündüm. Sanırım bu ilk. Belki de değildir. Hatırlamıyorum. Bunları düşünürken, o ağlak atmosfer de kendiliğinden dağıldı.

Daha iyiyim. Aşağıya inmekte acele ediyorum. Çünkü taksi çağırdım ve hemen gelir. Fakat içimde dışarı çıkmaktan korkan biri, betimlenecek bir şeyler çıkartıp duruyor önüme ki biraz daha içerilerde oyalanayım hatta gitmekten vazgeçeyim. Gözlerimi doğal gaz kutusuna çekiyor, ilmek çeker gibi… Doğal gaz kutusuna asılmış, uzunca bir keratanın bence anlatılacak bir tarafı yok. Zaten hiç kullanmam. Öyküde niye kullanayım? Su vanalarının olduğu bölüme çekiyor çaktırmadan gözlerimi sonra, az önceki ilmek ne de olsa kaçtı… Yıllar yılı bir kapak yaptırmamışız madem, bugün de görmezden gelmeye devam edeyim onu da, diyorum. Bir ilmek daha kaçıyor. Örgü ören şişman bir kadın oluyor içimdeki. Burnuma parfüm kokulu çamaşır suyu basıyor. Demek ki günlerden pazartesi… Gündelikçi kadın, basamakları silmiş. O da şişman ama içimde değil ve yine ıslak bir kokuya boğmuş merdiven boşluğunu, bundan kaçamıyorum. Ciğerlerim yana yana klor solumaktan başka çarem yok.  Yarım bir nefes çekiyorum ve kendimi hop diye bir taksiye oturtuyorum. (İçimde hoplamalardan, zıplamalardan sorumlu biri var demiştim.) Apartmandan nasıl çıktım, kiminle karşılaştım, dışarının havası nasıldı? Arada kalan yerleri artık kendiniz dolduruverin. Her şeyi benden beklemeyin. Karanlık bir odaya girerken ışığı yakmışsınız da birden her şey karşınızda patlamış gibi olsun. (Yönlendirmeden duramadım, farkındayım…) Bense arkama yaslandım şimdi oturuyorum. Umarım koltuklar temizdir. Arabanın içi sıcak. Bir taraftan cüzdanımı yokluyorum. Kısa mesafe gideceğim için biraz tedirginim. Taksiciler burnundan soluyor o zaman. Metroya kadar, diyorum. Hay hay efendim, diyor. Hafiften seviniyorum. Dürüstçe çıkar, diğer kelimeleri de peşine takıp buralardan geçmiş, anlıyorum. Biraz daha yaslanıyorum arkama ve radyoda çalan müziği o zaman duyabiliyorum: Seninle her şeye varım ben. Sen benim uğurlu yolumsun. Yıldızlara yürürüm senle... Çaprazdan gördüğüm bu ensesi kalın, fazla kıllı kolları güneşten iyice yanmış, vites koluna kehribar tespih geçirmiş adamla, aynı şarkıdan keyif ala ala gidiyoruz bakalım. Eni-boyu yerinde, bronz teni ışıl ışıl ve bronzluğu amelelikten gelmeyen, daha iyi mevkideki biriyle aynı şarkıdan keyif almaya itirazım olmazdı diye düşünüyorum. Bunu düşündüğüm için sırtıma minik minik çiviler batıyor ve insanları dış görünüşüne göre değerlendirdiğimi ve kendimi de bir halt sandığımı görerek üzülüyorum. Kendimi yargılarken şarkı da bitiyor.

Çantamda bir flash bellek taşıyorum. Şimdilik son göz ağrım olan deneme dosyam içinde: “Allah’ın Yardımcıları Olun.” Elimi çantama atıyorum, onu çantamdan düşürme ve takside bırakma ihtimalim zihnime sürünüp geçiyor. Onu çantamın iç kısmında, minik fermuarlı bölümde saklıyorum. Orada olduğunu bilerek ve fermuarı açıp tekrar orada mı diye yoklamayarak, düşürme ihtimalimi sıfıra indiriyorum. Birazdan ineceğim.

Metroya gelince taksici duruyor ve ödemeyi alır almaz; “Ben size yardım edeyim.” diyerek bir çırpıda arabadan iniyor ve bana kapıyı açıyor. Şaşırıyorum. Bugüne kadar böylesi kibar bir taksi şoförü görmemişim. Yardım sözü, tonlaması aynı olduğu hâlde, diğerlerinin arasında büyüyerek, kalınlaşarak öne çıkıyor. İşitmiyor da bir metinden okur gibiyim. İşte şöyle: “Ben size yardım edeyim.”

Taksiden inip metro girişine doğru bir insan seli içinde akıyorum. Mazgal deliğine doğru akan yağmur suları gibiyiz. Fakat yağmur yağmış değil. Ama benim kalbim çoktan hamur olmuş. Mayası geldikçe her adımımda kabarıyor. Kalabalığın içinden biri, bir kadın; pembeli siyahlı bir giyimi var, şalını başına sarık gibi dolamış, şalı da pembeli siyahlı, iki üç metre kadar önümde ve hafif çaprazımda yürüyor ve başını bana döndürmüş biteviye gülümsüyor. Başı bana dönükken nasıl kimseye çarpmadan yürüyebiliyor? Kalbimin taşan hamuruna elini daldırıp bir topak alıyor, un serpip yuvarlıyor, kalbimi yeniden yapıyor. Pamuk gibi oluyorum. Kim bu kadın? Nereye gittiğimi adım kadar bilen, aklımdan geçeni okuyan ve bana eşlik eden bu kadın, hakkımda tüm bildiklerini bana bir bakışıyla yüklüyor. O dakika ondan kuşku duymuyorum: Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içinde onunla yürümesi için kendisine ışık verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklar içinde olup ondan çıkamayan kimse gibi olur mu?2 Olmaz, olmaz da… Ben yolumu kendim de bulurum, diye aklımdan geçiriyorum kof bir kendini önemsemeyle… Sonra nasıl oluyor, onu birden kaybediyorum. Hiçbir yerde yok!

Turnikeden geçiyorum. Kalabalığa uyuyorum ve ayaklarım beni sarı çizginin önüne ve çizgiyi geçer de ya atlarsam fikrinin kıyısına kadar getiriyor. Atlamam atlamasına da ya rüzgârına kapılırsam diye düşünmeden edemiyorum. Fazla beklememe gerek kalmadan araç geliyor. Adımımı atıyorum ve malum düşünceleri sarı çizgide bırakıyorum bir başkası için. Kaç durak sonra ineceğim yere varıyorum hiç bilmiyorum. Bunlar önemsiz benim için. Kaç hâyâl, kaç anı sonra dersek, bunu tespit etmek hiç mümkün değil. Ayakta giden yolcuların tutamaklara uzanmış kolları gibi bütün düşünceler birbirine girmiş vaziyette araçtan iniyorum. Pembeli siyahlı kadını kaybettim, üzgünüm. Dürüste çıkar, diğer kelimeleri de takıp peşine buharlaşıp gitti mi, yoksa bir bulut gibi üzerimde mi, emin değilim. İndiğimde bir an durup; “Cağaloğlu çıkışı ne taraftaydı” diye düşünüyorum. Önümden geçen iki adamdan biri, diğerine, az ilerideki merdivenleri eliyle işaret ederek; “ Cağaloğlu çıkışı şu tarafta, biz buradan çıkacağız” diyor. Zamanlama müthiş! Ağzım açık kalıyor.

Yer altından gün yüzüne çıkan bir köstebek gibi dışarı çıkıyorum. Bu çıkışı, kelebeğin kozadan çıkışına benzetmek isterdim ama henüz kanatlanabilmiş değilim, evrimimi tamamlayamadım: İnsan henüz anılmaya değer bir şey olmadan önce uzun bir dönemden geçmemiş midir?3 Oluş halindeyim. Başımı yukarı kaldırıyor ve yükselen binalar arasından görünen göğe bakıyorum. Mavi atlasa serili beyazlı, grili yumaklar… Bir sonbahar göğü için fazla iddialı. Birden alerjim tetikleniyor ve üst üste hapşırıyorum. Güneşten olmalı… Bulutların arasından başını sessizce uzatıyor: Gökleri ve yeri örneksiz yaratan bir işin olmasına karar verince, ona yalnızca “Ol!” der ve oluverir.4 Başımı eğiyorum. Kamburumu çıkartarak Cağaloğlu yokuşuna doğru yöneliyorum. Yokuşun başında Çiğdem pastanesi karşıma dikiliyor. Kendinden emin bir sevgili gibi nefis kokulardan, buram buram kollarını boynuma doluyor. Ne yalnız başıma oturmak ne bir şeyler atıştırmak istiyorum. Ona direnmek zor fakat yine de nazikçe kollarını boynumdan indiriyorum.

Farklı ülkelerin konsoloslukları önünden geçiyorum. Harita üstünde birbirine sınırı olmayan ülkeler şimdi böyle yan yana… Her binanın önünde, kendine özgü giyimiyle güvenlik görevlileri dikiliyor.  İçimde hoplamalardan zıplamalardan sorumlu biri, onları görünce muzip bir çocuk oluyor ve Faslıyı hop diye Fransız konsolosluğuna, Fransız’ı Fas konsolosluğuna konduruveriyor.  Küçük bir yer değiştirmece. İçten içe gülerek, hızla oradan uzaklaşıyorum.

Cağaloğlu yokuşu gittikçe kâğıt kokuyor, mürekkebi kurumamış gazete, raflarda yıllanmış, sayfaları sararmış kitap kokuyor ya da bana öyle geliyor. Bu kokuyu şişelemek keşke mümkün olsa! Vitrin camlarında görünen kitaplar, kapı önüne istif edilmiş eski-yeni dergiler, gazeteler… Onlarla muhakkak surette bir ünsiyetim var. Ebem göbeğimi kesince bir kütüphanenin bahçesine gömmüş olmalı: Allah sizi yerden bir bitki olarak bitirdi.5 Ve ben oradan yeşerdim.

Kısa bir telefon görüşmesiyle yayıncımın yerini iyice öğreniyorum. Epey yaklaşmışım. İçeri girdiğimde orta yere kurulmuş kuzine bir soba dikkatimi çekiyor. Üzerinde bir demlik fokurduyor. Sağa sola yığılmış kitaplardan adım atılacak yer kalmamış odada. Bu sobanın alazı bu kitaplara sıçramasa bari, diyorum içimden. Göz bebeklerimde birden alevler yükseliyor fakat yangının ortasında yine herkes elindeki işe eğilmiş kayıtsız oturuyor. Alevleri el çabukluğuyla söndürüyorum. Ortalığı telâşeye vermenin âlemi yok. Ateş, sobanın içinde. Soba, odanın ortasında. Demlik sobanın üzerinde. Sobanın üzerinde bir demlik fokurduyor ya da tıslıyorsa o anlatıda her şey yolunda demektir. O halde ben de kendi işime bakmalıyım. Sobanın gerisinde, elindeki kupadan içeceğini yudumlayan şişmanca bir adama selam veriyor ve görüşmek istediğim kişinin adını sorguluyorum. Sesli selamımı başıyla alıyor ve beni el işaretiyle yan odaya yönlendiriyor: Ve bir selam ile selamlandığınız takdirde siz ondan daha güzeli ile selamlayın veya onu (aynıyla) iade edin.6 Bu adamdan o dakika hoşlanmıyorum. Yaptığı işten bıkmış bir hali var.

Yayıncım da yardımcısı da yorgun… Kitap okumanın bir iş olduğu yerde kitap okumanın bir zevki kalmıyor olmalı. Kendimi daha şanslı hissediyorum onlara bakınca. Yayıncım, kendisine takdim ettiğim eski kitaplarımdan birinin kapağını açıyor ve birkaç cümleyi hızlıca okuyor. Kendi kitaplarım dışında başka kitapların da editörlüğünü yapıp yapmadığımı soruyor. Hayır, diyorum. İstersem yapabileceğimi söylüyor. Galiba bir iş teklifi aldım. Fakat o zaman yeni çalışmalarıma zaman ayıramayacağımı düşünüyorum. Ha-ha-hayır, diyorum. Yayımcım kekelememe şaşıyor. Gözlerim pencereye kayıyor. Pervaza yığılmış kitapların gerisinde görünen bir yüz… Şaşkınlığımı nasıl gizleyeceğimi bilemiyorum. Pembeli siyahlı kadın orada! Gülümsüyor. Verdiğim cevabı biliyor ve beni onaylıyor.

Ne dışarı çıktığımda, ne de yol boyunca bir daha onu görebiliyorum. Konsoloslukların önünden geçiyorum. Faslı ile Fransız güvenlik görevlisi yerlerine geçmiş. Fakat hallerinde bir gariplik var. Biri diğerine şapkasını, öteki de ona ceketini vermiş. Çiğdem pastanesi biraz daha dolmuş. Pastaneden çıkan bir eleman, elinde kese kâğıdından paketlerle konsolosluklara doğru ilerliyor. Bizimkiler poğaça söylemiş olmalı. Karşılıklı yiyecekler… Yüzüme bir gülümseme yayılıyor. Metro merdivenlerine doğru yürüyorum. İlk basamağı inmeden önce, son bir kez bakıyorum yokuş yukarı… Yol boyunca ağaçlar rüzgârla bana doğru eğilip kalkıyor. Burnuma kitap kokuları geliyor. Başımı eğerek karşılık veriyorum bu kokulu selama. Derin bir nefes alıp içime çekiyorum. Daha ne isterim ki…

                       Mihriban İnan Karatepe, Heceöykü Dergisi, Sayı:100, Ağustos-Eylül 2020

_______________________________________________________________________

Kur’an-ı Kerim, “Taner Eon Demirci Lopez çevirisi”

 1.) İsrail Suresi/17:80

2.) Kur’an Suresi/ 6:122

3.) Evrim Suresi/76:1

4.) Vaadin Tekrarı Suresi/2:117

5.) Nuh Suresi/71:17

6.)Yetimler Suresi/ 4:86