29 Aralık 2019 Pazar

DAHA GÜVERCİN


Kapıyı kendi anahtarımla açtım. Uzunca bir süredir zile basamıyorum. Dolayısıyla kimse diafondan; “Kim o?” diye sormuyor.  Ama “Benim” işte gelen… İnsan zile basmayı özler mi? Özlüyorum. Tıkırtılarımdan geldiğimi anlıyor ve her defasında “Vuu, vuu…” benzeri bir ses çıkarıyor. Hoş bulduk, diyorum. Ona selam vermeyi bırakalı çok oldu. Ses çıkarmasa hoş bulduk bile demeyeceğim. Küskün müyüm? Hayır. Ama içimde bir yer bomboş ve ağrılı. Ağzımdan çıkan her kelimeyle daha da ağırlaşıyor. Karnımda sanki bir plasenta git gide büyüyor. Ama besleyeceği bir bebek yok. İçi jölemsi bir sıvıyla dolu, apağır bir kese. Kasıklarıma gittikçe baskı yapıyor. Bitmeyen bir hamilelik…  Yürümekte zorlanan hamileler gibi kapının kenarlarına tutuna tutuna hole adım atıyorum. Her defasında yanımda çocuk arabası, arabanın şurasına burasına asılı poşetlerle kalabalık bir girişim var eve. Zaten asansöre de zar zor sığıştım. Aynada kendime bakmamak için sürekli telefona bakıyorum.

Face’den biri özelden mesaj atmış önce el sallamış ardından; “Sevişmek istersen ara” demiş. Cümlenin sonunda nokta yok. İster miyim?
Hem de nasıl, hem de nasıl…

Eşikten geçerken bunu düşündüm. Düşünüyor insan, ne bileyim. Fakat eşikten geçerken sadece eşikten geçmeyi düşünmek lazım, mümkünse… Gerçi eşik deyince de bir sürü anlam doğuyor. Onu ne yapacağız? Düşündükçe eşiği aşınıyor beynimin; “Bütün bunlar başıma niye geldi, niye?!” deyip duruyorum. Olup bitenlere bir anlam veremiyorum; eller gülüp oynarken, engelli bir eşe mâhkum oluşuma, her vuu, vuu sesinde; “O mezhepsize verecek kız yok bende” diyen babamın çehresinin zihnimin duvarında bir parlayıp bir sönüşüne, annemin babamı onaylarken çarpılan ağzının bir türlü düzelmeyişine, onlardan habersiz yine de kuşlar gibi özgür birbirimize kaçmışken en mutlu anlarımızı zehirleyen bir lanetin her an fırsat kollamasına, bunu bile bile yine de inatla birbirimize daha da sokulmamıza, böylelikle hayatımıza yeni birini daha katmış olmamıza, babamın torun haberini aldığında; “Fare deliğine sığmamış bir de kıçına kabak bağlamış” deyişine, babamın içinde bir yere gömülüvermiş misket kadar bir sevginin ancak torunu doğup kucağına sıcacık bırakılınca birdenbire yerinden oynamasına ve sonra herkesi şaşırtacak kadar bu misketi eline alıp bize doğru yuvarlamasına, ilerleyen günlerde yüzüne yayılan kocaman bir gülümsemeyle bir ton oyuncağı; renk renk arabalar, lastik toplar, hayvan figürleri, legolar, süper kahramanlar, kurşun bir asker ve daha neler neler kapımıza taşıyıp durmasına, yine de damadının yüzüne doğrudan bakmamayı sürdürmesine, sebep olduğu bu dışlanmışlık hissi yüzünden eşimle aramızda bir şeylerin günden güne dağılıp durmasına, eşimin benimle git gide daha az konuşmasına, okuldan uzaklaştırma aldığında evden okula gider gibi tıraşını olup, takım elbisesini giyip, kaynak kitaplarını yüklenip bir hafta boyunca mesai saatleri boyunca sokaklarda dolaşmasına, bunu benden nasıl olup da sakladığını sorguladığımda bir öfke fırtınası içinde; “Ben insanların kardeşliği için uğraşıyorum, kimseyi –baban gibi- dışlamıyorum, ne okul idaresi anladı bunu ne de baban!” deyişine, her tartışmada sabaha kadar bana sırtını dönüp yatmasına, cenin gibi büzülüp; “Ya ben?.. Ben insan değil miyim?” diye için için ağlarken sabah olur olmaz kapıyı çarpıp çıkıp gitmesine, yine böyle çıkıp gittiği bir günde eve kendisi değil kaza haberinin gelmesine ve bizim barışma fırsatını sonsuza dek kaybetmiş olduğumuz o eşiğe…

Hastane odasında babam ilk kez damadının omzuna dokundu. Ben gittikçe küçüldüm hatta üşüdüm. Büzülen omuzlarıma doğru başımı eğerek, içten içe; “Barışmak için artık çok geç, çok…” dedim. “Görünmez kaza işte”, dedi babam. Ufaklığa gözleri ilişti. Hem kendin hem ailen için bir an önce iyileş, demeyi bilmediğinden; “Aslanlar gibi büyüyor maşallah” dedi. “Vuu, vuu” dedi, yattığı yerden eşim, sargılar içinde… Babam irkilerek elini çekti. Hiçbir şeyi hatırlamadığını, konuşma yeteneğini kaybettiğini ilkten ona söyleyemedim. Sonra bir köşede annemle tartışıp durdular. “Allah’tan gelene ne diyelim bey?”, dedi annem.  “Aynı şey senin de başına gelebilirdi…” Oralı olmadı babam hiç. Sinirinden bıyıklarını çiğneyerek hınçla; “Salla başını, al maaşını. Evli barklı adamsın sen… Kim bilir kaç çocuğu zehirledi fikirleriyle de başına bunlar geldi?” diye söylenip durdu. Annem dudaklarını ısırarak; “Kız duyacak şimdi, sus…” dedi. Duy-ma-dım ben de…

Aramızda yakıcı bir hava asılı kaldı. Ateşsiz bir duman, dumansız bir ateş… Her bir hücremiz minik bir pil gibi enerji üretirken zaten sözcüklere de gerek yoktu. Sürekli aramızda bir akım… Bir anda yanıp tutuşabilir, sonsuza dek sönebilirdik de… Hem sözcükler ne içindi ki? Duyguları saklamak, düşünceleri eğip bükmekten başka ne işe yararlardı ki? Biteviye sustuk.

Ufaklık, aklımdan geçenleri okumuş gibi başını kaldırıp bana bakıyor. Ağzına götürdüğü kurşun askeri tek bacağından tutup bana doğru uzatıyor. Kurşun askerin asker şapkası, tükürüğünden ıpıslak… Hep kopuk bacağına gözlerim ilişiyor kurşun askerin, oysa gözleri kahve.  Gövdesinden tutup alacak oluyorum oyuncağını, bu sefer elinden bırakmıyor. Mırıl mırıl bir şeyler söylemeye çalışıyor. İmrenerek bakıyorum. Hiç sözcük bilmediğim zamanları özlüyorum onun gibi; o bebeksi mırıltıları… Bir atölyenin sesi geliyor dudakları arasından; tıkır mıkır... Sözcük yapmaya çalışan bir sanatçının tatlı kıvranışları… İşte tam da bu, diyorum, olmak istediğim, tam da bu! Kurşun askerin alnındaki ıslaklık kaşlarına doğru akıyor, kahve gözleri git gide büyüyor; işte tam da bu korktuğum, diyor, tam da bu; gözlerim ıslanacak ve ağlamış gibi olacağım, üstelik göz kapaklarım da yok oysa ben korkusuz bir askerim!

Ufaklığın tombul parmakları arasından bir kütürdeme sesi geliyor. Kurşun asker, önce kollarını iki yana açıyor, ufaklığın parmaklarını gevşetiyor sonra tüfeğini çıkarıp omzundan, bir baston gibi dayanarak ona, ufaklığın dizleri üstünde ayağa kalkıyor. Sonra tüfeğini kavrıyor. Tek ayaküstünde ne de güzel duruyor, diyorum içimden sempatiyle... Tüfeğini alnıma doğrulttuğunu fark etmemle geri geri gitmem bir oluyor. Sırtım asansörün kapısına sürtünüyor o telaşla. Daha da korkuyorum. Alnımın ortasında simsiyah, kanlı bir delik açtı açacak… Ruhum tam oradan çıkacak sanıyorum, aslan soluğu gibi. Kendimi dışarı zor atıyorum.

Kapının önünde asansör bekleyen, yan komşum yaşlı bir teyze, omuz başımı, sırtımı nazikçe sıvazlayarak beni selamlıyor. “Sabırlı güzel kızım benim”, diyor. Demesi pek kolay.  Ağlamamış gibi olmak için gözkapaklarımı indirip kaldırarak, gözyaşlarımı dağıtıyorum birkaç kere… Betim benzim atmış olmalı.  Nerdeyse boynuna sarılacağım. Çocuk arabasını yavaşça eşikten geçiriyorum. En iyisi eşikten geçerken sadece geçmek’i düşünmek. Geçtin gitti.

Kapıyı kendi anahtarımla açtım. Kapıyı açınca içerden vuu, vuu diye bir ses gelmiş miydi? Her zaman gelirdi ve yine mi gelmişti? Aklımdan bir an, onun yattığı yerde derin bir sessizliğe gömülmüş olabileceğini düşündüm. Kaskatı. Dudakları öne doğru uzamış, tam vuu, vuu diyecekken birinci vuu’da kalmış gibi. Bu düşünce ürkünç olmakla birlikte rahatlatıcıydı. Sırtımdaki taş çuvalını yere bırakmış, omuzlarım hafiflemiş hatta kanatlanmış gibi. Tam doyuma ulaşmış kıvamda... Altan alta o düşüncenin ki hangi düşünce olduğunu söylemek istemiyorum, içimde tüttüğünü fark ettim yoksunlukla. Fakat düşünmeyeyim artık bunu. O şeyi ya da bu şeyi düşünme deyince sanki düşünmüyormuşuz, o şey ya da bu şey kabak çiçeği gibi alnımızın çatında açmıyormuş gibi… İnanayım şimdilik buna.

İçeriden bir ses gelmiş miydi?  Eğer ölmüşse ve ben bir anlığına bu düşünceden rahatladıysam ki rahatladım, korkunç kötü biriydim. Gün gün onun ölümünü bekleyen, ikiyüzlü biri… Çünkü ona sürekli gülümsüyorum, hiç ölümünü beklediğimi bilsin istemiyorum. Ölümünü beklediğimi… İşte, neler de söylüyorum! Onun ölümünü beklemeyen ve sırf iyilik olsun diye ona bakan biri olursam gerçekten iyi biri mi olacağım? Ona kendi iyiliğim için baktığımı unutabilecek miyim? Çünkü ona bakmamanın, onu başımdan atmanın rahatsızlığını vicdanımda taşımam mümkün değil. Bu ne kadar karşılıksız bir iyilik olur ki? Onu başımdan atamayacağımı biliyorum. Buna dayanamam. Dayanamayacağım bu durumu yaşamamak için mi yapıyorum ne yapıyorsam?

Annemin sözü zihnimde dönüp duruyor: “Allah’tan gelene ne diyelim?” Önce gerçekten ondan gelip gelmediğini öğrenmeliyim. Sonra babamın yargısı üzerinde düşüneceğim. Düşüncelerimi yazarak geliştirmeye karar veriyorum. Fakat önce duygularımı dile getirmeden düşünce üretmem mümkün değil. Face’yi kapatmaya uğraşıyor, bir türlü başaramıyor sonra “sevişmek” isteyenleri engellemekle yetiniyorum. Ardından boş bir word sayfası açıp her şeyi tek tek yazıyorum:

Kapıyı kendi anahtarımla açtım. Uzunca bir süredir zile basamıyorum. Dolayısıyla kimse diafondan; “Kim o?” diye sormuyor. Ama “benim” işte gelen…

Yazdıkça kelimeler gözyaşlarımla birlikte aktı. Ufaklık ellerini yüzüme sürdü. Babası, bu esnada komodininin üzerinde duran bir bardak suya uzanmış almaya çalışırken olduğu gibi devirdi, yetişemedim. Ufaklık “Buu, buu” dedi, babasına bakarak.
Tatlı, minik dudaklarını uzatarak tekrar; “Buu, buu…”  
İlk sözcüğünü bulmuştu.
Gözbebeklerinde minik bir ışık…
Babası da ona bakarak; “Vuu, vuu” dedi.
İlk konuşmaları böyle oldu.

İçimden sessizce, başımı yaslarım ben sana, dedim. Seviştiğim olma ne çıkar ama sevgilim ol. Daha güvercin. Daha sessiz. Ama ol.

İçim boşalır gibi oldu. Karnımdaki plasentaya bir iğne saplandı. İçindeki jölemsi sıvı, tortulu, kıvamlı poff diye aktı. Sonra bir rahatlık… Onunla konuşmayalı uzun zaman olmuştu. Bütün bedenimle ona doğru döndüm. Boşalan bardağını doldurup uzattım. Hafifçe gülümseyip; “Vuu, vuu” dedim.


________________________________________________________________________________
                                               Mihriban İnan Karatepe, Hece Öykü Dergisi, Aralık-Ocak Sayısı, 2019

24 Ekim 2019 Perşembe

AKLIMDAN ÇIK



Kafam demir parmaklıklara sıkıştı sayende yine… Aklımdan çık.
Medikal malzemeler bölümünden hasta bezi alıyordum. Seni gördüm. Çocuğu market arabasına güzelce oturtmuştum. Bir kadına ani bir tutulmayla bakan bir erkek bakışıyla bakıyordun bana, ne hoş... Bakışının odak noktası bendim. Bir gurur yelpazesi havalandı yüzümde. Eğer bakışın biraz sola kayarsa çocuğu görecektin. Saniyenin çok altında bir sürede çocuğu fark etmemeni diledim. Daha da kötüsü, çocuğun arabasını biraz öte iteklemeyi düşündüm ki bir çocuğum olduğunu görmeyesin... Saniyenin binde birlik bir süresinde böyle düşündüğüm için kendimden nefret ettim. Derin bir suçluluk duygusuyla arabayı kendime doğru çektim ki iyice göresin… Gördün. Market arabasını sıkı sıkı tutarak sana baktım ben de… Dimdik. Bakışımla, duruşumla, ben buyum dedim, hatta daha da fazlası… Anlatsam inanmazsın. Öyle salağım ki anlatmamı isteyeceksin sanıyorum. Hatta sanmakla kalmıyor, bayağı bayağı anlatıyorum. İçimde bir monolog… Duyuyor musun?
Ben evliyim, bir de çocuğum var. Eşim hasta. Bir bebeğin altını değiştirir gibi değiştiriyorum alt bezini. Tek farkla, elime plastik eldiven takıyorum bu işleri yaparken. Kıyafetlerini tek tek giydiriyorum. Ellerini, kollarını bir anne şefkatiyle sıvazlıyorum. Artık o benim eşim değil sanki ben onun annesiyim. Hiçbir şey hatırlamıyor: Gece boyu tartıştığımızı, öfke anında ilkel bir dürtüye kapılıp gittiğini, bunu ikimizin de bildiğini ama yine de özür dilemediğini, sabaha kadar sırtımızı dönüp birbirimize küs yattığımızı, bir kolunu uzatsa bana dokunabilecekken ve tam dokununca ben de ona doğru dönüp sıcağına gömülüverecekken kılını kıpırdatmayışını, oysa on beş santim uzağımda yatışını, bu kadar yakınındaki birini delice özlemek neymiş tecrübe ederken inci gibi yaşlar döktüğümü, tüm bu tartışmaların üstüne derin derin soluyarak nasıl da uyuyabildiğini, sabah olunca öfkeyle yerinden kalkıp kapıyı çarpıp çıkarken uyanık olduğumu, bütün gün belki arar diye telefon elimde dolaştığımı, herkesin arayıp bir onun akşama kadar aramayışını ve tam umudu kesmişken “Hayatım” diye kaydettiğim numaranın tatlı tatlı çalmaya başlamasını, boğazımı temizleyip “Alo…” deyişimi, karşıdan onun sesini beklerken yutkunup nefes alan birinin Lütfi Kırdar Eğitim Araştırma Hastanesi acil servis kapısından giriş yaptırılan hastanın yakını olup olmadığımı soruşunu, beni “Hayat Işığım” diye kaydeden birinin elbette en yakını olduğumu ve daima olacağımı…
Başını çeviriyorsun derhâl. Kasaya yöneliyorsun. Ben, bir anlığına etekleri bulutlarda uçuşan bir peri kızı olmuşken bir anda küt diye kendi gerçekliğime düşüyorum. Elimde hasta bezi, yanımda çocuk… Uçuşan eteklerden eser yok. Altta kot, üstte tişört, saçlar üstünkörü bağlanmış bir atkuyruğu… Başını çevirmenle marketin uğultusu, ağustos böceklerinin sesi gibi uğulduyor beynimde:
Nerede oldukları belirsiz… Cır cır ötüyorlar. Sesin yönünü bulmak zor. Her yerde ve her taraftalar. Alçalıp yükselen bir koro ya da karşılıklı, çapraz korolar… Biteviye bir ses. Parmaklığın gerisinde yemyeşil otlar arasında bir serçe kuş… Böceklerin sesinden kafası şişmiş de gelip konduğuna pişman olmuş gibi otların arasında aranıp duruyor. Pişman olduğunu aranıp durmasından çıkarıyorum. Bir an önce aradığını bulacak ve uçup gidecek. Yoksa bu böceklerin sesleri çekilir gibi değil.
Kafamı demir parmaklıkların arasından geçirip biraz daha yakından bakayım diyorum minik kuşa. Yeni bir bakış açısı edineceğim belki de, artık ne düşünüyorsam… Kafamı geçirmemle kuş pırr diye… Sonra kafam çıkmıyor iki demirin arasından. Cırcır böceklerinin korosu birden yükseliyor.
Mahalle ilkokulunun bahçesine bakar şekilde boyunduruğa vurulmuş gibi kalakalıyorum. Mevsim yaz. Bahçe boş. Onlarca, yüzlerce öğrencinin kahkahasında boğulmadığıma şükretsem mi yoksa birileri olsaydı hemen müdahale ederlerdi diye hayıflansam mı bilemiyorum. Tabii o zamanlar ‘hayıflanmak’ kelimesini kullanamayacak kadar küçüğüm. Kelimesini bilmesem de duygusunu biliyorum.
Bütün hayatım gözümün önünden film şeridi gibi geçiyor. On sene. İlk dördünü zaten hatırlamıyorum.  Çocuk aklım, bu sıkışmayı ölümcül bir vaka olarak algıladığından o kısacık anda hayatımın filmini seyrettiriyor bana. Hayatım pek tatlı ve bunu hak edecek hiçbir şey yapmamışım. Tertemiz bir kalple oracıkta sıkışıp kalmaktan başka…
Dehşete kapılıyor ve o birkaç saniye içinde öleceğimi düşünüyorum. Yoldan geçen bir kız, başımı iki eliyle tutup uygun bir açıyla yavaşça çekip çıkarmama yardım ediyor. Onun o yumuşak elleri olmasa kim bilir daha ne kadar kalacağım orada. Başım, sıkıştığı yerden kurtulunca, kızın elleri okşamak için saçlarıma uzanıyor. Utancımdan buna fırsat vermiyor, ağlaya ağlaya arkamı döndüğüm gibi kaçıp gidiyorum.    
                                                                        *                                                             
Arkamı döndüğüm gibi… Raftaki bütün hasta bezlerini sökerce aldım yerinden, köpeğe atar gibi attım market arabasına, bir çuvala teper gibi bastım. Rafta toplayacak başka ürün kalmadığını görünce, market arabasını tepeleme doldurduğumu fark ettim. Şimdi, kim bu fazlalıkları geri boşaltacaktı? Kollarım iki yana düştü. Hüngür hüngür ağlayasım geldi. Allah belamı versin benim, dedim içimden, Allah belamı versin, hem de bin kere… Çocuğum başını çevirip masum masum yüzüme baktı. Tüm bunları sesli mi söyledim? Bezlerin yarıdan fazlasını tekrar rafa dizdim, çaresizce… Bana biçilen hayatın neresinden tutacağım bilemedim. Ellerim market arabasının tutamağına gitti, kasaya doğru yavaş yavaş arabayı itekledim.
Kasiyer kız, robotik hareketlerle ürünleri tek tek okuttu. Yüzüme bakmadı. Ben onun saçlarına, dağılan rujuna, bütün gün otura otura yağ bağlamış yanlarına baktım bu esnada. Uygun bir açıyla kolunu uzatıp kredi kartımı verdi. Malulen emekli kocam adına edindiğim kredi kartımı, dikkatlice cüzdanıma yerleştirdim. Saatli bomba gibiydi. Hesap her geçen gün kabarıyordu. Kart başvurusu yaptığımda taksitli nakit avantajı, geri ödeme kolaylığı, kampanyalar vs. banka memuresinin ağzında akide şekeri gibi dönüyordu ama ödeme vakti gelince tüm o sözler, havada uçuşan su balonları gibi deterjanlı bir ıslaklık bırakarak patlayıveriyordu. Her şey elimde patlayıveriyordu. Koca olsun diye sevip aldığım adam, elimde patlayıveriyordu. Hasta bir adamı da bırakıp gidemezdim ki… Vicdanım elimde patlayıveriyordu.
Dolu poşetleri çocuk arabasının iki yanına asarak marketten çıkmadan önce son bir umutla sağıma soluma bakındım. Buharlaşıp uçmuştun sanki.  Çocuğum, mızıldanmaya başladı tam o esnada.  Seni aramaktan vazgeçer gibi oldum. Parka doğru ilerledim. Ufaklık, uzaktan uzağa salıncakları görünce el çırpmaya başladı. Banklar hemen hemen doluydu. İki kadının oturduğu benim de yanlarına sığışabileceğim bir yere çocuk arabasını yaklaştırıp ufaklığı yerinden kaldırdım. Tek tek bütün oyuncakları deneyip yorgun düşünce onu tam gözümün önünde duracak şekilde kumların üzerine oturttum ben de ayaklarımı sürüyerek kadınların yanına gelip oturdum. O kadar kırgındım ki onlara bir merhabayı bile çok görerek yüzlerine bile bakmadım. Onların da çok umurunda değilmişim ki aynı tonda konuşmalarını sürdürdüler:
“Her şeyi konuştuk. Çocuk kimde kalacak, ne olacak…” dedi biri.
Diğerinden hiç ses gelmedi.
“Önce içim boşalır gibi oldu böyle deyince… Bir kaygı alıyor insanı. Kim bakacak bize, kime sığınacaksın diye...” dedi.
Bir es verdi. Diğerinden bir karşılık gelmeyince;
“Tam anlaştık derken o geri yaptı.” Diye devam etti.
Buna benzer cümleler… Sanki iki kadın, benim için konuşturuluyordu. Konuşabilmek… Ne büyük nimetti. İçimi çektim.  Her şeyi duyuyordum. Biri kelimeleri çiğneyerek, bazı sesleri hiç vurgulamadan, direkt yutarak konuşuyor sanırım konuşurken ağlayıp kelimeleri ıslatmak istemiyordu. Kadının içinde biriken kelimeler ise bir ifrazat gibi boğazını baskılıyor fakat kelimeler kusmuk gibi akışkan olmadığından boğazını yırtarak çıkıyor, katı nesneler gibi bütün ağırlığıyla orta yere düşüyordu. Kelimelerin yok edilmesi gerekiyordu bu yüzden. Diğer kadın bu kelimeleri daha düşmeden havada yakalıyor, taş gibi, maden gibi göğsünde parçalıyor, tuz buz ediyordu.
Oracıkta düşündüm. Başımı ellerim arasına aldım. İçimdeki kelimeler birbirine sürtüne sürtüne bağrımı kum ediyordu. Ben seni gördüm mü? Sen bana tam bakıyorken, bana bakışını gördüm mü? Biraz daha görünmek için sana, başımı uzattığımda, sen pırr diye… Öyle acı çekmeyecek gibi… Öyle ani bir dönüşle... Ruhumun köşeleri, kıyısı, bucağı yok ki benim. Eteğimi toplar gibi toplayıp gidemiyorum ki ben ruhumla. Ama sen öyle acı çekmeyecek gibi gittin ki… Boyunduruğa vurulmuş gibi kaldım öyle… Sen gittin mi? Seni bir daha görür müyüm? Tüm bunları ben uyduruyor olabilir miyim?
Hayır, aklımdan çık. Kafam demir parmaklıklara sıkıştı sayende yine… Aklımdan çık.
Daha fazla oyalanmamalıyım. Bir an önce evime gitmeli, çocuğu banyo yaptırmalı, aldıklarımı yerleştirmeli, eşimin yemeğini yedirmeliyim.  Şimdi kendi ellerimle kafamı uygun bir açıyla yavaşça çekip, sıkıştığı yerden çıkarmak zorundayım. Sonra arkamı döndüğüm gibi… Yaparım bunu. Aklımdan çık.

 ____________________________________________________________________________

                                                                          M. İnan Karatepe, Hece Öykü, Ekim-Kasım, Sayı: 95, Yıl: 2019

28 Haziran 2019 Cuma

ŞİMDİ SİZE SORUYORUM






Adım Buğlem. Boğum boğum, düğüm düğüm Buğlem. Baba adım: Buğra. Anne adım: Leman. Ortak bir aşkın meyvesiyim. Annemle babamın isimlerini tam ortadan(?) ikiye bölüp birleştiriyorsun; al sana Buğlem! Bir anlamı da var mı acaba, diye Google Çeviri’ye bakıyor bizimkiler: Cenneti müjdeleyen melek, çıkıyor. Yersen. Afiyetle yiyorlar tabii… Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki tane… Hem anlamlı, hem oyunlu bir isim koymuş oluyorlar böylelikle biricik kızlarına.

Buğlem uyuyor; mışıl mışıl… Buğlem uyanıyor, pırıl pırıl… Buğlem emekliyor, düşe kalka… Buğlem’in ilk dişi çıkıyor; çın çın… Buğlem hastalanıyor, zırıl zırıl… Buğlem terliyor, buram buram… Buğlem’in ateşi çıkıyor, cayır cayır… Buğlem, Buğlem, Buğlem…

(İsmime de alıştınız bu arada haydi…)

Bütün çocuklara olanlar bana da oluyor. Yavaş yavaş büyüyorum işte… Annemin telefonu fotoğraflarımla dolup taşıyor. Facebook profil resmi ben. Whatsapp profili ben… Annemin İnstagramı baştan aşağı yine ben. Anne ve babamın akrabaları, arkadaşları, uzaktan yakından tanıdıkları, tanımadıkları tarafından beğeniliyor, beğeniliyor, beğeniliyorum.

Burası hikâyenin başı. Hikâyemin başını tespit etmemizse mümkün değil bana göre. Annemin iki avucu arasına alıp okşadığı başımın hangi çağların uğultusuyla dolup taştığı ve bu yüzden şimdiki zamanda onun, o güzel kadife sesine nasıl olup da sağır kesildiğini bilemiyorum. Belki narkozun etkisi… (Bu narkoz kafası da iyiymiş, tavsiye ederim.)

“Narkoz da nerden çıktı şimdi?!” derseniz eğer, alıştığınız şekilde şöyle özet geçeyim:

Buğlem büyüyor. Buğlem okula gidiyor. İlkokul, ortaokul derken lise… Buğlem okul yolunda sevdiği oğlanı uzaktan uzağa görüyor. (Evet, Buğlem hep bebek kalacak değildi.) Oğlan da Buğlem’e karşı boş değil. Buğlem karşıdan karşıya geçmek istiyor. Buğlem önce oğlana, sonra oğlana ve sonra tekrar oğlana bakıyor. İki bakışma arasında zaman, buz küpü mat, havada asılı katılaşıyor. Buğlem yola doğru bir adım atıyor. Sağdan gelen, kırmızı bilmem ne marka otomobilin şoför mahallinde oturan adamın kolunda ise kadranı ateşle baruttan bir saat işliyor. Sonrası gümm! Karşı kaldırımda oğlanın eli “Dur!” anlamında ve ağzı bir karış açık donup kalıyor. Buz küpü havada fişek gibi patlayıp bin parça oluyor. Buğlem’in kanı otomobilin tekerleklerini kırmızıya boyuyor. Mahalle berberinde yüzünün yarısı köpüklü bir amca, gürültüyü duyunca aniden döndürüyor başını. Berber çırağı, adamın yüzünü kesiyor. İnce bir kan sızıntısı bembeyaz köpüklere doğru akıyor. Kahvehanede okey oynayan adamlar, şakır şakır kapatıyorlar çuha örtünün üzerine ıstakalarını ve aniden ayaklanıp kapıya doğru koşuşuyorlar. Birkaç sandalye bu arada devriliyor, çay bardakları kırılayazıyor. Bez çantasına öteberi doldurmuş evine yollanan hanım teyzeler, yanı sıra yürüyen çocuklarını kaybetmiş gibi birden, telaşla etraflarında arıyorlar ve yanı başlarında bularak, ellerinden yakalayıp hızla uzaklaşıyorlar oradan. Çocuklar, eve götürülürken başlarını döndürüp döndürüp gerisin geri bakıyorlar. Birbirlerine kur yapan sokak kedileri, korkuyla yerlerinden zıplayıp kuytulara saklanıyorlar. Burunları birbirine değiyor. Nefeslerinde korku ve çiftleşme isteği birbiriyle yarışıyor.

Ambulans, ilk yardım, hastane, ameliyat vs. derken belinden aşağısı felç. Kendine geldiğinde ortalığı kırıp geçiriyor. Kafasını bütün kuvvetiyle yatağın kenarlarına vuruyor. Hemşirenin kolundaki diş izi, annesinin yüzündeki yırtık, babasının yolunan saçları onun eseri.  İç organları otonom çalışıyor. Düşünüyor, algılıyor, konuşuyor, görüyor, duyuyor, kokluyor, tadıyor, yiyebiliyor, gözkapaklarını indirip kaldırabiliyor, kolları, elleri çalışıyor, boynunu sağa sola döndürebiliyor, gövdesini kımıldatabiliyor ama bacaklarında, ayaklarında hareket yok. Hiç yok. Kriz geldikçe sakinleştirici veriyorlar. Çünkü çalışan kısımlarına söz geçiremiyorlar.

Bendeniz işte… Buğlem. Boğum boğum, düğüm düğüm Buğlem!

Bundan sonrasını birinci ağızdan anlatacağım. Her şeyin ne kadar dramatik olduğunu görüyorsunuz. Kimseyi daha fazla üzmek istemediğimden babamın üç dört maaşına sebep olan tekerlekli sandalyemin tekerleklerini yavaş yavaş çevirip anne babamın uyuduğu bir saatte mutfağa girdim. Gece, ıslak ve ılık yemek masasının üzerindeydi. Durdum ve baktım. Ruhumu çimdiklemek yerine karabasan gibi üzerime çöktü. Boğulur gibi hissettim bir an. İçeriye doğru biraz daha tekerlek çevirdim. Yemek masasının dört sandalyesinden ikisini kaldırmıştı annem ki tekerlekli sandalyemi rahatça masaya yaklaştırabileyim… Masayı devirmek, sandalyeleri tekmelemek istedim. Tekme ve ben?! Bacaklarıma tükürdüm. Çünkü yerler cilalanmış görünüyordu. Mutfak tezgâhı boştu. Ay ışığı, yarı çekili perdeden mutfağa doluyordu. Eski ben olsaydım ay ışığından sevgiler yontardım ama şimdi loş ışıkta sadece lavabonun pırıltısı dikkatimi çekiyordu. Çamaşır suyuyla ovulmuştu ve buram buram kokuyordu. Yavaşça çekmeceyi çektim. Takıla takıla geldi. Annemin malum kazadan önce; “Bu dolaplar da dökülüyor artık Buğracım”ları da beraberinde geldi… Bu serzenişi uzun süredir duymadığımı hatırladım. Derdi günü ben olmuştum kadının, daha da üzüldüm. Onu bu dertten kurtarmak konusunda biraz daha cesaret aldım.  En keskin bir bıçak alıp çekmeceden ve itip yerine yerleştirmeden onu, bir timsah ağzı gibi açık bırakarak orada, odama kadar gitmeye bile gerek duymadan, oracıkta bileklerimi… Fakat Raman içerden bağırdı. Saç tellerimde bir pigment, hücrelerimde minik, siyah bir çekirdek olarak çığır çığır bağırdı.  (Raman; oğlum benim. Lisede kız arkadaşlarımla doğmamış çocuklarımıza don biçerken bu ismi bulduk. Dede adı: Buğra. Anneanne adı: Leman. İki ismin son hecesini yan yana koyuyorsun, al sana Raman! Bir anlamı da var mı acaba diye baktık biz. Güneydoğu Anadolu’da bir bölgenin ve dağın adı, çıktı. Biraz Hint ismi gibi dedi kızlar ama ortasına “h” koyarsan Rahman olur, al sana Abdurrahman!) Bir şeye bir isim vermeye gör. Hemen diriliyor. Bizim Raman yani Abdurrahman da öyle oldu. Malum kazaya kadar kızlarla dilimize dolandı, en neşeli sohbetlerimizin baş aktörü oldu. Kendisini unutmuştum. Bıçağın soğuk çeliği, bileğime değer değmez steteskobun soğuğundan ürperen bir bebek gibi anında mızıldanmaya başladı. Öldürmeyen Allah öldürmüyor. Ne benim somut varlığımı ne onun henüz bir forma kavuşmamış sade bir fikirden ibaret bulutsu varlığını… Dahası babamın boğazını susuzluktan kurutuyor. Gece gece yerinden kaldırıyor. Mutfakta beni bulduruyor. Babam, ne yapmaya çalıştığımı anlayınca, koca elleriyle saçlarımı ense kökümden yakalayıp boynumu kanırtıyor. Yüzüme sağlam bir tokat aşk ediyor. Tekerlekli sandalyemi, iki yanından tutup sağa sola ittiriyor. Bir buzdolabına, bir ocağa doğru savruluyorum. Savrulduğum yerde tekrar yakama yapışıyor. Var gücüyle bağırıyor. Küfürlerin biri, bin para... Elinden kurtulamıyorum. Neredeyse beni öldürecek! İstediğim de bu olduğu halde, kaçıp kurtulmak istiyorum ondan.  Annem, gürültümüze uyanıyor. Sonra ikisi başlıyorlar tartışmaya… Benim derdim bana yeter. Ne yapayım?! Aradan sıyrılıp, tekerlekli sandalyemin tekerleklerini hızlı hızlı çevirerek kaçarcasına, odama gidiyorum. Bileklerim zonkluyor. Damarlarım şiş şiş. Kalbim bileklerimde atıyor. Fışkırıp ortalığa saçılmayan kan, debisi artmış bir nehir gibi damarlarımda çağlıyor. Beceriksizliğime ağlıyorum içli içli… Tartışıp dursunlar sabaha kadar… Bana kardeş yapmayan da bunlar değil mi?

Sonra başka denemelerim de oldu. Hepsi başarısızlıkla sonuçlandı. Bir türlü ölemiyorum. Beni pek yalnız bırakmıyorlar. Kendi derdim yetmezmiş gibi bir de bu Abdurrahman’ı sardım başıma. Yürüyebilsem onu da alıp kucağıma… Yoo… Yoo… Tüm bunlar yürüyemediğim içindi… Kafam karışık. Bu satırları yazarken dahi babamın gözleri ensemde boza pişiriyor.

Şimdi soruyorum:

Böyle yaşamak mı? Onurluca ölmek mi?

Yorumlar:86
Öne Çıkan Başlıca Yorumlar:

Tarafsız bir soru sordun demeli! Böyle yaşamak mı derken, yaşayışını aşağılamış, onurluca ölmek derken, ölümü kutsamış oluyorsun. Sen kararını çoktan vermişsin bile! Bir de bize mi soruyorsun?

Depresyonun dibine vurmuş insanların sağlıklı kararlar alabileceğini düşünen arkadaş, “kendin ol” bakalım ama her gün, her dakika, her halükârda, haydi kolaysa!

Depresyonun dibine vurduğunu sanmıyorum sadece biraz şımarık ve babası da hak ettiğini vermiş.

Etrafına bak biraz yavrum. Ne insanlar var… Biraz şükret. Etme, eyleme kuzum… Bak ellerin kalem tutuyor. Ne güzel de yazıyorsun. Ya ellerin de olmasaydı… Olmayana üzülmek yerine, var olanı güçlendirmeye bak çocuğum. Ne çok şey yapabildiğini göreceksin o zaman.

Yukarıdaki teyze ve onun gibilerin seni anlayabileceğini sanmıyorum. Kız var olanı güçlendirmek filan istemiyor teyze… Var olanı da reddediyor. Yaşama sevincini yitirmiş bir kere, anlamıyor musunuz?

Yangına körükle gitmek tam da budur! Aferin! Bari birine bir hayrınız dokunsun ama yok işte, yok… Teyzeye selam.

Belki de hak etmişsindir. Kim bilir önceki hayatında ne haltlar yedin de başına bunlar geldi. Hani bir yerde reenkarnasyona gönderme yapıyorsun: “Hikayemin başını tespit etmemizse mümkün değil bana göre. Annemin iki avucu arasına alıp okşadığı başımın hangi çağların uğultusuyla dolup taştığı ve bu yüzden şimdiki zamanda onun…”

Yukarıdaki yorumu yazan arkadaş, çok kabasın! “Hak etmişsindir” yerine, “Şimdi bunu yaşaman gerekiyor” diyebilirdin. Bence tek bir ömrümüz yok. Bütün bir zaman ömürdür ve düşe kalka kendimizi tamamlarız. Kim bilir bir sonraki hayatında sen daha beter olacaksın, hiç düşündün mü?

Tabii canım ne demezsin, bir dahakine ben de kralım zaten! Ahaahahaaa…

Bir kaza sonucu değil doğuştan engelli insanlar var. Onlara tanınan tek hayat bu olmamalı… Başka yerlerde, başka zamanlarda yaşamış ya da yaşayacak olmalılar… Onların bu yaşamlarını iyileştirmek için elimizden geleni yapmak, bizim görevimiz... “Ama neden ben?” Diye sorduklarında söyleyecek bir cevabın var mı?

Yok. Seninki de cevap değil sadece teselli.

Farklı beden tecrübeleri… Sadece yaşamak gerekiyor. Sahip olduklarının hakkını vererek… Benim cevabım bu. Yaptığın iyilik ve kötülüklerin karşılığını ya şimdiki hayatında ya bir sonrakinde veya daha sonrakinde mutlaka göreceksin. Sonra hepsi –eğer inançlıysan- bir kalıba dökülecek.

Bir sonraki hayatlarında ne olacaklarını biz göremeyiz, bence tam da bu hayatlarında beter olsun bunun gibiler!

Ooo bi dakka, bi dakka… Oklar bana döndü, ne oluyoruz?! Ölmek isteyen ben değilim, kendinize gelin. Bir insanın hayatı söz konusu şuan!

Tutumunu biraz kolaycılık olarak görüyorum. Yıllarca acı çeken insanlar var. Nefes dahi alamıyorlar makineler olmadan. Sana ne oluyor ki, birçok şey yapabilecekken her şeyden vazgeçiyorsun? Üstelik canına kıyarsan ebediyen cehennemden çıkamazsın.

Bence bedenimiz bizim tek gerçek mülkiyetimizdir ve tasarrufu da bize aittir. Acıya katlanmak zorunda değiliz. Dünya cehenneme dönmüş zaten…

Tasarruf saçmalığına inanmıyorum. Doğumu nasıl seçemediysen ölümü de seçemezsin. Öleyim dersin ölemezsin.

Bence gayet hayat dolu, neşeli, esprili, pırıl pırıl bir gençsin. Bizimle kafa mı buluyorsun?

Tipik bir yalancısın. Her şey tamamen kurmaca… Gece gece mutfağa girdim diyorsun. Annen baban seni tekerlekli sandalyenden kaldırıp yatağına yatırmışlarsa kendi başına nasıl kalkabilirsin ki? Yok, onlar yattı ben yatmadım diyeceksen, senin gibi bir engelliyi, daha yatağına yatırmadan ebeveynlerin nasıl gece uykusuna yatabilir ki? Atıyorsun hem de hiç utanmadan. Gerçekten engelli olanlara karşı ayıp bu yaptığın. Utanmalısın!

Sen de tam bir fesatsın. Üstelik cahil bir fesat! İnsanları baştan mahkum etmişsin ve nasıl olabilir diye düşünmüyorsun bile. Kızın belinden aşağısı tutmuyor. Kolları sağlam. Bu tip insanlar için uygun aparatlar var ve yatağı da ona göre. Tekerlekli sandalyeyi yatağa sıfırlıyorlar önce. Sonra kendi kendilerini yatağa alabiliyorlar.

Herkese Merhaba. Geçen bir haber gördüm. Engelli bir kız intihar etmiş diye… Buraya yorum yazıp duruyorsunuz ama sakın bir şey olmasın, şey yani… “Başka denemelerim de oldu, hepsi başarısızlıkla sonuçlandı” diyor hani… Bu sefer başarmış olmasın? Malum, sosyal medyada bir sürü ölmüşlerin hesabı hâlâ aktif. Yorumlara hiç cevap vermiyor, farkında mısınız?

Daha fazla yorum için tıklayın:



___________________________________________________________________________
       
                                                           M.İnan Karatepe, Hece Öykü Dergisi, Nisan-Mayıs s.92, 2019

7 Şubat 2019 Perşembe

HER YER KUZU KOKUYOR





Kendime dokundum. Derimin altındaki yumuşak doku artık yumuşak değildi. Gittikçe katılaşıyordum. Gözlerimin heykel donukluğunda olduğunu gördüm kaşığı ters çevirip bakınca. Nasıl gördüm? Gözbebeklerim yoktu. Gözümün akı, içinde bir tutam sarı dalgalanan yeşil gözlerim, ince kumral kirpiklerim yoktu. Kördüm. Gördüğüm sadece bir kördüğümdü. Nasıl gördüm?

Babam paçalarını, kollarını sıvamış, yukarı bakıyor. Annem balkonda asılı birkaç parça çamaşırı hızlı hızlı topluyor, ipi çözüyor, gevşek bir yumak yapıp aşağıya atıyor. “Dikkat et Lütfü”, diyor. Babam çözülmeden ipi havada yakalıyor, pazuları şişkince… “Evvelallah iş bizde korkma sen” diyor.  Annem, haber vermese miydim acaba, diye düşünüyor. Şimdi bir köpek uğruna koskoca adamın hayatını tehlikeye attım.

Günlerdir aynı film dönüp duruyor. Başaktör babam. Kahraman babam! Bütün koltuklarda oturansa benim. Salonu kapattı annem. Kapalı gişe oynatıyor. Ara yok. Final yok. İstesem de filmden çıkamıyorum. Oyuncular gelip yanıma oturuyorlar. Yerimden kalkıp sahneye doğru yürüyorum. Belki çıkarım oradan bir yerden diyorum.  Bir kısmı arkamdan geliyor. Orta Mahalle’deki inşaat çukurunun başına toplanıyoruz.

Babam çukurun başına geçiyor. Dar ve derince bir çukur bu. Hatta kuyu… Biraz eğilince kuyuya biriken suyun kokusunu alabiliyorsun. Yağmur sonrası toprak kokusu değil. Çimentoyla karışık, rutubet kokusu… Ve öyle karanlık ki… Karanlık kokusu…

Kuyunun ta derininde, beline kadar suya batmış bir köpek yavrusu, zayıf ve ıslak patileriyle kenarlara tutunmaya çalışıyor. Gözleri dolu dolu. El fenerinin ışığında iki siyah misket gibi yuvarlanıp gidecek gözleri. Yalvarıyor kayıp gitmeden. Çenesinden sular sızıyor ve titriyor. Titremesine bir türlü engel olamayarak kısık ve incecik sesiyle havlamaktan çok inliyor. Annem bu sesi duyuyor. Balkona çamaşır asmaya çıkmışken yüreğinin ta derinlerinde bir yerde, birden bir kuş havalanıyor. Kardeşim ve benim bebekliğimizde, uykusunun en ağır anında, kanat şakırtılarıyla aniden uyanarak duyduğunu söylediği gibi sesimizi, onu da duyuyor.

“Orada bir şey var Lütfü!” Diyor. O “şey” annemin kalbinde önce merhamet sonra merak beraberinde korku tellerine dokunuyor. Babam televizyonun başından kalkıyor. Balkona çıkıyor, annemin çamaşır sepetini bıraktığı köşeye kadar geliyor ve işaret ettiği yere bakıyor.

Hep bakıyor. O günden sonra, ertesi gün, hep… Yüzünde soylu bir gülümseme. Omuzları dik. Kulağında sürekli akşam haberlerini sunan spikerin sesi… İnternetten bulup kaydı videolarına ekliyor. Eşe dosta Whatsaapp’tan gönderiyor. Açıp açıp dinletiyor bize de…

İstanbul’un Kartal ilçesinde bir inşaat çukuruna düşen köpek yavrusu, İtfaiye Eri Lütfü Yılmaz tarafından kurtarıldı. Orta Mahalle’deki inşaat alanından bir köpeğin sesinin geldiğini duyan Lütfü Yılmaz’ın eşi, durumu AFAD İl Müdürlüğü’ne bildirmek istedi. İtfaiye eri Lütfü Yılmaz ise hayatını tehlikeye atmak pahasına yavru köpeği, kendisinin kurtarabileceğini söyledi. Bir insanın geçemeyeceği kadar dar olan kuyuya inmesinin imkânsız olduğunu görünce önce bir ipe bağlanmış çarşaf sarkıtıp içine koyduğu et parçasına köpeğin uzanmasını sağlayarak yavruyu yukarı çekmeyi başardı. Et parçasını yemek için çarşafın üzerine gelen köpek yavrusu, Lütfü Yılmaz tarafından yukarı çekildi. Aç ve donmak üzere olduğu belirlenen köpek, battaniyeye sarılarak veteriner muayenesinin ardından AFAD İl Müdürlüğü’ne getirildi.

AFAD Arama Kurtarma İl Müdürü Halis Derince, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Lütfü Yılmaz’ın çok titiz bir çalışma yürüterek köpeği kurtarmış olduğunu, dilerse gönüllü olarak kurtarma faaliyetlerine katılmasını arzu ettiklerini, bundan onur duyacaklarını anlattı.

Köpeği çıkardığı kuyunun yaklaşık 5 metre derinliğinde olduğunu belirten L. Yılmaz; "Yavru köpeği çıkardığımda açtı ve çok titriyordu. Battaniye sararak AFAD İl Müdürlüğü’ne getirdim. Onlar da Köpek Eğitim Merkezi sorumlusuna teslim edeceklerini söylediler, dedi. 

Köpek Eğitim Merkezi Sorumlusu Nusret Çimen; “Arama kurtarma köpeği olma özelliğine sahipse yetiştirilir. Yoksa belediyemizin hayvan barınağına teslim edeceğiz." dedi.

Arama kurtarma köpek eğitmeni Şemsi Özbek ise köpeğe çeşitli testler uyguladıklarını ifade ederek; "Arama kurtarma köpeği olmaya uygun değil. Fakat çok iyi bir çoban köpeği olur. Biraz yetiştirildikten sonra ona iyi bakacak bir köylümüze vereceğiz." diye konuştu.

Spikerin sesi su bardağıma vuruyor. Sıkıca bardağı tutuyorum. Suyun şeffaf göğsü bir dalga doğuramadan kabarıp sönüyor. Çiçekli porselen tabağımın kenarında kıpkırmızı bir gül. Çatalımla yüzünü çiziyorum. Oynama yemeğinle, diyor annem; koca kız oldun hâlâ aynısın… Bir ses geliyor. İncecik bir ses… Ağlayan, çağıran, korkan bir ses… Koca bir kulak oldum. Kıpkırmızı gülün arkasından bir ses geliyor. Anneme bakıyorum. Yüreğinden hâlâ bir kuş havalanmıyor. “Bir ses duyuyorum Lütfü” demiyor. Babamın pazuları yine şişkince oysa… Sanki bir şey demesini bekliyor. Bekliyoruz.  İyice soğuttun yemeğini gözün aydın, yağı da dondu işte, diyor annem, diye diye… Birazdan, hadi artık daha bekleme, diye kolumu buracak. Kolumu burmasını bekliyorum. Koluma uzanıyor. Gittikçe katılaşıyorum. Hafifçe büzülmeme gerek yok. Nasıl olsa morarmayacağım. Kolumu olduğu gibi serbest bırakıyorum. Kupkuru kaldın böyle, diyor. Sade kemik… Burulacak bir yerin de kalmadı… Onu yeme, bunu yeme, olacağı buydu… Hevesi kursağında kalmışçasına elini çekiyor. Benden ümidi kesip kardeşime dönüyor. Kuzuum, aç bakıyım ağzını, diyor. Mis gibi kuzu eti, ağzına layık, haydi

Şımararak, gülerek ağzını açıyor kardeşim. Daha çiğnemeden hımm, yapıyor. Çok tatlıymış… Utanarak, sıkılarak bir lokma da ben atıyorum ağzıma... Kıpkırmızı gül birden hareketleniyor. Islak bir burun çıkıyor dikenlerin arasından; telaşlı, yerinde duramıyor, boyuna havayı kokluyor. Her yerde kuzu kokusu… Tüllenerek, incelerek, uzaklardan, çok uzaklardan burnuna geliyor. Bundan emin. Kalın, kıvırcık yünlerinin altında derisi terden ıpıslak. Postu kapkalın bir kürk gibi sırtına yük olmuş, canı burnunda. Çaresizlikten kıvranıyor, tıkalı olduğu yerde dört dönüyor. Onu tıkayan kim? Burnunu sıkıştırmak pahasına kafasını demir parmaklığın arasına sokuyor. Gecenin karanlığına doğru acı acı, uzun uzun bağırıyor:

MEEEE… MEEEE… MEEEEEEEE

Çatalımı gülün üzerinden alıyorum. Taç yaprakları damla damla kan olup tabağıma yayılıyor. Çatalımdan kan damlıyor. O kanın içinde bir ses karşılık veriyor; incecik, titrek, ağlayan bir ses:

Meeee… Meeee…  Meeeeeee

Gittikçe bedenim soğuyor. Yanan, kavrulan tek dilim kaldı. Dönüp duruyor ağzımın içinde o da... Tükürüğümü damağıma sıvıyor, dişlerimde geziniyor habire. Kendi yangınına bir çare bulamıyor. Ağzımda o sulu, o baharatlı, o köz kokulu tat… Bu tat için ölüyorum. Dilim dilim ediyor kendini dilim. Ses tellerimle bağını çekip koparıyor. Tellere konan kuşların gırtlağına o keskin teller dolanıyor hem de… Şimdi hiç ses duyulmuyor. Elimden ağzıma ulaşan ne varsa bu sessizlikte, dişlerimle birlik olup afiyetle yiyor dilim. Her yer kuzu kokuyor. Mis gibi… Bu kokuyla sarhoşum. Artık hiçbir şey duymuyorum.

Babam çoktan doymuş, yüzünde aynı soylu hava, televizyona bakıyor. Annem; “Kesene bereket Lütfü”, diyor.  Birbirlerine daha güzel bakıyorlar bugün. Sanki bir bayram havası…  Annem, kardeşimin sırtını sıvazlıyor. Babası da televizyona çıktı benim kızımın, diyor. Yemekte kuzu eti, bunun için bir kutlama… Gözleri bir bana, bir tabağıma gidip geliyor. Babamın yanında sinirlenmek istemeyerek, “tööbe estağfirullah” çekiyor.  Hızlı hızlı çiğnemeye başlıyorum. Küçük kardeşim bir yandan yemeğini yerken, bir tekerleme tutturmuş gidiyor:

Kuzu kuzu mee, bin tepemee
Haydi gidelim Ayşe teyzemee
Ayşe teyzem hastaa
Çorbası tastaa
Mendili ipek
Kendisi çiçek.

Kaşığı ters çevirip bakıyorum. Gördüğüm sadece bir kördüğüm. Anlatamıyorum. Dilim artık hiçbir kelime yapamaz oldu. Kendisi bir köpek.

_________________________________________________________________________
                            Mihriban İnan Karatepe, Heceöykü Dergisi, Şubat-Mart Sayısı, 2019