8 Ocak 2018 Pazartesi

ARAMIZDA


Aramızda şöyle bir konuşma geçti:
Nasılsın, dedim.
Sonra  …sınız diye düzelttim.  Necdet Bey, diye ekledim.
Burnunun dibine kadar mı girdim? Mimikleri düzensiz oynadı. Bakışları avizeleri tur etti, duvarlardan aşağı süründü, düğün çelenklerini yokladı, korka korka gözlerime geldi ve durdu.
İyiyim, dedi, dudakları titreyerek…

Çocuklar geldi-onun çocukları- yeşil gözlü, kumral hepsi… Olursa yeşil gözlü kumral olsun diyesiymiş de beni ona demişlermiş. Olmaz demiş, erkek fatma gibidir o…

İki elinde iki pet bardakta çay, yanıma yaklaşıyor. Teşekkür ederim diyor, notların bana kadar geldi… Çayın birini uzatıyor. Arayıp bulmuşsun kitapları ve hangi aralık okudun da özetini çıkardın bilmem ki… Sağol, delikanlı kızsın vesselam. Çay mı avuçlarımı yakıyor yoksa birden içim mi ısınıyor, daha bir yudum almamışken çayımdan, bilemiyorum ki…

Parmaklarımı kıtlatıyorum, boğazımda acı bir tat…
Çocuklar tuvalete gidince karısı beş kişilik yer ayırmışmış. Koltuklardan birine kendisi oturmuş, birine çantası, bir diğerine montu, ötekine büyük çocuğun hırkası… En baştakine ufaklığın oyuncağını oturtmuş.
Büyük başarı.
Baştan altıncı koltukta da ben oturuyorum. İki yeşil gözlü, kumral kadın yan yana oturuyoruz. O da oturuyor.
Evli misiniz, diyor karısı. Gözlerinden gözlerime iki yılan yürüyor.  
Hayır, diyorum. Canım acıyor. Kısmet, diyor.
Sorulacak başka soru yok muydu? 
Yokmuş.
Susuyor.
Boynumu içeri çekiyorum, ellerim dizlerimi kavramış tahiyyatta oturur gibi susuyorum bir an… Her gece ıpıssız yatağımda büzülüp yatar gibi varlığım gittikçe küçülüyor karşısında. Hacmim sanki daralıyor.
Akrabaydınız sanırım, diye sorsam. Evet amca çocuklarıyız, dese… Çok aramamış o zaman seni, desem, yüzüne yüzüne…

Yüzümü duvara dönüyorum. Gözlerimden yaşlar süzülüyor. Birkaç damla yaş da çayıma düşüyor.
Kitabın arasında bulduğum not:
Ne güzel kirpiklerin… sık ve uzun… uzun ve kıvrık… kıvrık ve kumral… kumral ve uçarı… iki kelime gibi… birbirini tekrar eden… bir abajur misali gözkapakların… kirpiklerin abajurun püskülleri ama hareketli… İnip kalktıkça gözlerine değen ışığı kırıyor. İki sıra halinde, ömrümden iki uzun nefes gibi… gözlerinin yeşil ışığında sevdam yeşeriyor.
Mahsustan unutmuş sanıyorum. İçim içime sığmıyor. Sevincimden herkesi kucaklayıp öpmek istiyorum. Kibarlaşıyorum, herkese teşekkür ediyorum en küçük şeyler için.

En küçük oğlu, anne ben bir şey göremiyorum ki, dedi.
Saçları koyun postu gibi kabarık bir kadın önümüzdeki sıraya geçmeye uğraşıyordu. Kadın geldi tam çocuğun önündeki koltuğa oturdu. Havaların serinlemesine rağmen bluzünün omuzları açık, eteği mini,  yırtmacı da oldukça derindi.
Bir adam; fazla bakımlı, fazla kokulu, kravat iğnesi ışıldayan, kadının arkası sıra geliyordu.  Yanakları dolgun, gözleri kırmızı ve dumanlıydı. Yan yana oturdular.
Kadının saçlarından, boynundan buram buram yayılan parfüm kokusu ufaklığın genzini yakmış olmalıydı ki kadının ensesine doğru üst üste hapşırdı.  Adam göbeğini kucaklayıp daha yeni oturmuşken yan dönüp ters bir bakış fırlattı çocuğa. Bir elini omzuna attı ardından kadının, kendine doğru çekti.

Bizimkinin saatine daha var anlaşılan, dedim kendi kendimle konuşur gibi… Bizimki… Yanlış nikâhtayım anlaşılan…
Etrafta derin dekolteli hanımların gittikçe çoğalmasına bakılırsa gerçekten yanlış nikâhta olduğum kesindi.
Sizin nikâh bundan sonradır belki, dedi. Yarım saat arayla nikâh kıyıyorlar burada.

Vakfın konferans salonu tıklım tıklım doluydu orada... Çehresi ay gibi parıl parıl parlıyor, simsiyah sakallarının çevrelediği bir dolunay oluyordu yüzü, konuşurken… Evliyalar, enbiyalar geçiyordu cümlelerinden. Hayranlıkla dinliyordu herkes. Gelin gelinliğini, damat damatlığını unutuyordu.
Kitaplar gidip geliyor aramızda. Seyyid Kutub, Mevdudi, Hasan El-Benna…Geceler boyu okuyordum. Sabahı iple çekiyorum ona anlatmak için. Bir cümle üzerinden söze başlamaya can attığım belli olacak diye düşünürken bile kızarıyordum. Peş peşe sorular soruyordum dikkatini çekmek için. Gözleri kısılıyordu git gide, siyah bir tül düşüyordu yüzüne. Cevabımı alıyor muydum?

Eşarbımı pırıltılı bir şalla süslemişim, ayakkabılarımı çantama uydurmuşum. Hepsi bu. Tepeden tırnağa süzüyor beni ilk önce karısı. Bana yarım ağız, merhaba, demesinden belliydi. Biliyor, olup biteni… Seçilen kadın olmanın gururu ışıldıyor gözlerinde. Kadınlığı, doğurganlığı, gelip oturuyor aramıza. Konuşurken elini çenesine dokunduruyor kocasının, omuzlarındaki tozları süpürüyor. Çocuklar babanız ne diyor bakın, diyor, yaramazlığa meylettiklerinde, esasında babanın bir şey dediği de yok, diyeceği de… Çocuklar da bunu biliyor ki hiç aldırmıyorlar. Kala kala bana bu çocukların bir babası olduğunu iyi bellemek kalıyor.
Çantama sıkı sıkı sarılıyorum. 
Niye yaptın ki bunu, diyesim geliyor. Yıllar sonra karşıma koca bir aile olup çıkıyorsun. Göbek bağlamış, güzel sakalların kazınmış, sanki ardında ne varsa yanmış yıkılmış…

Müzik, diyorum değişti… Enstrümentâl sûfi oldu, duyuyor musun?
Başını sallıyor. Sahneye bakıyor.  Aramızda sanki şunlar konuşuluyor.
Bayındır bir güzelliği var gelinin, değil mi? Çok çalışılmış güzel görünsün diye, eski gelinlere benzemiyor. Tebrik için yanağını öpenlere, yetmezmiş gibi bir de boynuna sarılanlara sanki bozuluyor. Her defasında eli topuzuna gidiyor sonra dudağının kenarına… Topuzun yerinde gelin hanım, makyajın da akmadı sanki tutkallı.
Son cümleyi tebessüm eder diye söyledim. Ama donmuş.
Olmuyor. Gene ben konuşuyorum.
Damat duvağı kaldırdı. Dudakları gelinin alnına doğru uzandı. Salon gülmeye hazır, dalgalandı. Alnından öpecek diye beklerken gelini, dudağından öpüverdi.
Abdestsiz herif, diye tükürürce söylenir sandım. Kılı kıpırdamıyordu. Sana bir abdest verdirirler ki öbür tarafta, diye kükremiyordu hayret…
Flaşlar ardı ardına patlayıp durdu. Düğün fotoğrafçıları pek çok açıdan bu anı fotoğrafladılar. Bir alkıştır koptu.
Baktım çocuklar da havaya girmiş alkışlıyorlar. Karısının yüzünde anlamsız bir gülümseme donup kalmış.
Üşüyorum.
İçimden bir ses ona doğru bağırıyor.
Burnunun dibine kadar girdim, hal hatır sordum.
Ya sen nasılsın, desene huu…


(Mihriban İnan Karatepe, "Aramızda", Hece Yayınları, 2012, s.7)

7 Ocak 2018 Pazar

İKİ MOR İKİ GÜL


                                                                   


                     Herşey biraz karanlıktı. Denizin kocaman dalgaları tül gibi bir kalktı ve herşey göründü. Kız ağlıyordu.
                     _Seni seviyorum.
                     _Biliyorum ama güvenmiyorum.

                     İki insanın teni değince birbirine ısınırlar, dedi kız. Kaynayan bir şey olur, anne gibi, bebek gibi... Ben kolumu anneannemin ayaklarına dayadım. Buz gibiydi. Isıtayım dedim, sabredeyim dedim, ısınmadı parmak uçları, öyle üşüttü ki kolumu kemiğime kadar dondum.

                     _Seni seviyorum.
                     _İnanamıyorum. Sen hiç iki mor gül dudak gördün mü?

                     Kız çantasını hızla attı omzuna, kollarını kavuşturdu, dudaklarını sarkıttı.

                     _Sanki herşeyi sonradan idrak ediyorsun.
                     _Kadınım ya ondandır(!) Sen hiç iki mor gül?...

                     Elini kalbine götürdü kız. Yenik düştüm Allah’ım, dedi. Yenik düştüm, o gözlere asla bakmamalısın. Bu gözlere asla bakmamalı. Yabancı bir sözle dudaklar kıpırdamamalı. O ben değilim Allah’ım, bana inanma. Her yanı bedenimle doldurmuşum, ruhumu uçurmuşum. Tanımsız sözler, beden titreyişleri... Ah beni dinlememelisin, bu ben değilim.
                      Arabanın içindeydik, dedi kız. Kardeşim sürekli espriler yapıyordu. Ağlamıyor, ağlayamıyordum. Düşünmeye çalıştım. Kardeşim azarlandı. İşte yaklaşıyorduk. İki yol ayrımının başındaydık ve mahallemizin yolunu seçiyorduk. Yolun kıyısındaki dikenler arabaya takılıyordu. Mahalleye girince balkonlardan, camlardan bize baktılar. Taksiler vardı evimizin önünde. Gelenleri tahmin ediyorduk. Artık görecektik. Kapıyı açtım. Ağlamaya çalışır gibi bir halim vardı. Ayaklarım yere basınca hemen kalkmak istedim, kasıklarıma bir kramp girdi yürüyemedim. Kimse fark etmedi. Zoraki bir iki adım attım.

                       _Ben sevdiğim için fedakârlık yapabiliyorum. Sense hiç önemsemiyorsun sanki, ilgisizsin.

                       Odanın ortasına yatırmışlardı, dedi kız. Kocaman bir dev gibiydi. Böyle doldururdu demek her yanı yokluğuyla da... Annem yana yakıla bir ağıttır tutturdu. Ağlıyordum hüngür hüngür. Bu yaşlar nasıl birikmiş ve nasıl gizlenmişti? Ağlıyordum. Ağlama, dedim anneme, bağırarak ağlama, günah olur. Ağlıyordum.
                       Erkekler geldi, dedi kız. Omuzlarımdan tutulsun, bana acınsın istedim. Birer ucundan tutup yer yatağının bir hamlede kaldırdılar. Dayım yatağın altından kollarıyla kavradı.
            
                        _Bunu hatırlıyor musun, hani herşey ortaktı?!

                        Onu bahçeye taşıdılar, dedi kız. Dayım, haydi ha sonra ağlarsınız, diyordu. Soğukkanlılığına şaştım. Biliyorum içine atıyor, biliyorum dudakları kalbinin yalancısı. O garip masaya yatırdılar. Kocaman kazanlarda sular kaynıyordu. Korkusuz kadınlar başında, kolları sıvalı, gündelik işlere başlar gibi bir o kazanın başında bir öbürünün.
                      
                         _Su çok kaynar olmasın abu.
                         _Soğuk suyumuz var, az daha koyalım.
                         _Kadın abum utangaçtı, perde gerelim, açmayın.

                         İp bulmaya çıktım, dedi kız. Kendi odama. Merdivenleri koşa koşa... İp bulunmuş, tarafımdan düğümlenmişti. Parmaklarımı aralarına düğümlemiştim. Açıp kanatlarını, sarı buğday tarlalarını, yeşil ormanları seyrettiğim pencereden atıverdim ipin ucunu. Bahçedeki samanlığın köşesinden uzanan tahtalara bağladılar. Kilimler, çarşaflar asıldı, saklandı.

                          Bir sandalye getirdiler, başucuna koydular, dedi kız.
_Gülüşan, sen şöyle geç gardaş.
                          Geçti.
                          Ben ayaktaydım, dedi kız. Kollar biraz daha sıvandı, tülbentler geriye atıldı. Mırıl mırıl besmeleler çekildi. Ağzına su verdiler üç kere ve burnuna… Bilmiyordu, gül dudaklar tepki vermiyordu. Kadınlar devam ediyorlardı. Yıkanması gereken yerleri bir ibadet şevkiyle özenle yıkıyorlardı.
                         
                           _Üç oldu mu gardaş?
                           _Olmadı abum, bir kere daha...
       
                           Bir abdest daha verildi.
                           Dokunmak istedim, dedi kız. Çarşafın ucunu hafifçe kaldırdım ve dokundum. Gittikçe katılaşan bir şey vardı parmak uçlarımda. Sıcak suyun etkisiyle teni sıcacıktı. Derisinin altında buzlar olduğunu düşündüm.
                            _Ben doğrusu bir haftadır seni bayağı özledim.
                            _?!

                            Ellerine sünger aldılar, dedi kız. Sandığın dibinde birkaç ölüm çeyizi vardı. Sabunlardan en güzelini almıştım. Kefen gibi bembeyaz lifi kullanmıştım. Kendi ellerimle tenimi sanki ölüme hazırlamıştım. O beyaz lifi almadılar, süngeri tam yüzünün üstünde köpüklediler. Göz kapakları göçüktü, süngerden akan sular doluyordu ortasına. Düşüncesiz kadının parmakları sıktıkça sıkıyordu süngeri, bembeyaz köpükler sızıyordu aralarından. Kimse umursamadı.
                            Yıkama işini bitirdiler, dedi kız. Kat kat kefenini getirdiler. Önceden alınmış, ölüm habersiz gelir diye, sandığa konulmuş kefeni... Saçları örüldü, iki yanına salındı. Sarıp sarmaladılar. Yüzüne kadar çektiler kefeni, bir çuval gibi tepesinden bağladılar. Oysa nefes alamayacak, kalbi daralacak. Sonra kalınca bir battaniyeye doladılar. Ah hiçbir zaman nefes alamayacak!
                             Sonra nereden peydahlandılar bilemedim, dedi kız. İmam geldi, cemaat geldi. Soğukkanlı ve  alışık, imamın dudaklarında yarısı Türkçe yarısı Arapça dualar ve amin. Yine de su serptiler, serin bir rüzgâr esiverdi içimize.
                             _Kızdın mı bana?
                             _Yok.
                             _Yok desen de biliyorum kızdığını...
        
                             Kadınlar şöyle bir tarttılar, dedi kız. Kaldıramadılar. Erkekler girişti ve bir hamlede tabuta yerleştirdiler.
                             Düğüne gider gibiydi. Kadınlar bembeyaz topuklarına, kınalı parmaklarına bakıp bakıp;“Ne gün ne ay görmüş abum”, dediler.

                 (Mihriban İnan Karatepe, "Kadife Durağı", 1. Basım Yedi İklim Yayınları, 2001, 2. Basım Hece Yayınları, s.9, 2013)