15 Ocak 2022 Cumartesi

YUSUFÇUK


                                                                                                                          


                                                                                                                                                Bal ile yağ ede bir söz                

Büyüğünü vermezler korkusuyla en küçüğüne uzandım ekmek dilimlerinin. En büyüğünü elime alsam belki almışken oldubittiye de gelirdi ama bu sefer Hevron vadisinin en açgözlü çocuğu ben olurdum. Dar ve dolambaçlı sokaklarında, dilden dile sanki bu söz dolaşır durur da ben de yerin dibine girerdim. Daha dokuz yaşındaydım. İnsan dokuz yaşında nasıl açgözlü görünebilirdi ki?! Kardeşlerimin benim hakkımda ne düşündüklerini fazlaca önemsiyordum. Bunu ne zaman ve nasıl öğrendiğime dair hiçbir fikrim yok. İlk başladığı anı bir bilebilsem…

Babam tedirginliğimi hemen anladı ve büyükçe bir dilimi önüme koydu. Göz ucuyla kardeşlerime bakarak ekmeğe uzandım ve sevincimi belli etmemeye çalışarak nazikçe bir ısırık kopardım. Fazla kuvvet uygulamama gerek kalmadan ekmek kendiliğinden kopuverdi. Her koparışımda annemin sözü aklıma gelirdi: “Pamuk gibi ekmek yaptım ben oğluma, tıpkı kalbi gibi…” Ekmekle kalbim arasında böyle bir özdeşim kurulması garibime giderdi. Kim beni dişleriyle lime lime etse demek sesimi çıkarmayacaktım buğday ekmeği gibi!

Annemle beraber, kumtaşı evlerden birine misafirliğe gittiğimizde her zaman büyük hurmaları diğer çocuklara kaptırırdım. Yere bir yaygı serilir, genişçe bir tabak içinde irili ufaklı hurmalar ortamıza konurdu. Tabağın etrafına halka olan çocuklardık. Herkes birden hurmalara saldırınca en küçüğü ve en kurusu bana kalırdı. En son uzanan ben olurdum. Sonra umursamaz edalarla tabakta kalan son hurmayı alırdım. Bu edaları ilk ne zaman ve kimden öğrendim bilmiyorum. Gözüm en ballısını kestirmişken, hangi bastırılmışlıkla sona kaldığımı bir bilebilsem… Her şeyin en iyisini kapan ve diğerlerini hiç düşünmeyen biri olmak istememişken herkesin ezip geçtiği bir kişiye dönüşüyordum. Bunu sindirmem zordu, o sebeple açgözlü biri olmadığımı kendime hatırlatıyordum. Bunu yapmayı ilk öğrendiğim anı bir bilebilsem…

Yazgı beni çok çocuklu bir ailenin küçüklerinden kılmıştı. Uzun yıllar çocuğu olmayan annemin ilk çocuğuydum. Söylediklerine göre doğduğumda babamın parmağını sıkı sıkı tutmuş, yenidoğan bir bebekten beklenmeyecek bir şekilde, gözlerimi gözlerine hasretle dikmiş ve yaşlı kalbine nehirler akıtmıştım. Devamım gelsin diye adımı “artıran” anlamında “Yusuf” koymuşlardı. Devamım da gelmişti ve bir kardeşim daha olmuştu. Kim bilir daha neleri artıracaktım, hüznü mü, sevinci mi? Bunu ne annem ne babam bilebilirdi. Ama artıran demişlerdi bir kere, artıracaktım…  

Her sabah, uyanır uyanmaz yastığımın altına sakladığım bir parça kireçtaşını elime alır ve onunla yere amaçsız bir şeyler çizerdim. Sonra baktım bir gün çizgiler uçan bir ata benzemeye başladı. Onu gökyüzünde dörtnala koşturmaya karar verdim. Atım kanatlanıyor, kanatları güneşe değiyor, olmayan yeleleri uçuşuyor, koştukça toynaklarından kıvılcımlar saçıyordu. Güneş bir yandan, kıvılcımlar bir yandan çocuk kalbimi neşeye boğuyordu. Birden aklıma geceki rüyam geldi. Kalbim, avcumun ortasında atmaya başladı. Çizgi atımın dahi kalbi atıyor, rüyam; şafağın kızıllığının çabucak dağılıp güneşin gökyüzünde çıra gibi yanması gibi zihnimde tutuşuyordu. Kireçtaşını hızlıca yere bıraktığım gibi babamın yanına koştum. Kardeşlerim henüz kalkmamıştı. Heyecanla rüyamı babama anlattım. Soluksuz dinledi. Elindeki işi bıraktı. Düşünceli ve temkinli, içimdeki ateşe su serper gibi; rüyanı kardeşlerine anlatma[1], dedi. Ama babama anlatmıştım. Rüyam anlatılmıştı bir kere... Kireçtaşından bembeyaz olmuş avuçlarımı uzun ve renkli giysime[2] sürterek sustum.

Babam o günden sonra bildiği ne varsa bana öğretme ve sürekli beni koruyup kollama telaşı içine girdi. Koyunlarımızı otlatmaya gittiğimizde bile arkamdan endişeleniyor, kardeşlerime benimle ilgili  binbir telkin veriyordu. Kardeşlerimle aramdaki uçurum gittikçe açılıyor, çocukça kıskançlıklarının altında beni rahatsız eden kötücül bir şeyler gözlerinden okunuyor, kötü kokular taşıyan simsiyah bir duman gibi akıllarından geçen düşünceler aramızda tülleniyordu.

Bir gün ısrarla beni de yanlarına alıp gezmeye gitmek istediklerini söylediler. Babam; Onu götürmeniz beni gerçekten üzüyor. Ondan gafil olduğunuzda bir kurdun onu yemesinden korkuyorum[3], dedi. Keşke demeseydi.

Evden oldukça uzaktaydık. Bir su kuyusunun başına geldik. “Bak bakalım, ne görüyorsun?”, dediler. Hafifçe eğildim. Suyun yüzeyinde on bir gezegen, güneş ve ay’ı[4] görürüm sandım. Eğer görürsem ağzımı kocaman açarak; “Bakın, bakın burada ne var!”, diye onlara seslenirdim. Ama o zaman rüyamı onlara anlatmış gibi olurdum. Babamın lafı aklıma geldi. Kuyuya eğildim. Boştu. Çok şükür, dedim içimden; iyi ki de boş... İyi ki içinde su yok da yansıyacak ne güneş ne ay, ne de bir gezegen olur. Ben de rüyamı anlatmış olmam. İçten içe bir oh çekmişken sırtıma yediğim sert bir darbeyle ah ettim. Yüreğim ağzıma geldi. Gökyüzünde uçan atım gibi kanatlandım ama yere doğru…  Gezegenler beynimde bir bir patladı. Başım, kollarım, bacaklarım bir yerlere çarptı. Pürtüklü, keskin taşlar dizlerimi, dirseklerimi kesti. Etim yarıldı ve sıcak sıcak kanadı. Duydum. Her şey bir anda oldu. Ellerimle başımı koruyamadan alnım, soğuk bir taşa değdi. Kollarımı ve bacaklarımı gövdeme bağlayan düğümler birden çözüldü. Bütün ağırlıklarımdan kurtulup hafifledim. Sonra yıldızlar, yıldızlar… Karanlığın gözleri. Ne güzel parlıyorlardı.

Alnım soğuk bir taşa değiyordu.

Kardeşlerimin sesleri gittikçe uzaklaşıyor ve sonunda tamamen kesiliyor onun yerine gecenin şarkısı yumuşak ve derin, kan sızan yaralı kulaklarıma bir ninni gibi doluyordu. Uykunun siyah pelerinine sarınmış uyuyordum. Ne tatlı bir uyku…

Alnım soğuk bir taşa değiyordu.

Uykumun içinde kâbus gibi bir düşünce uç veriyordu. Baygın uykuma sanki damla damla bir zehir akıyordu: Kardeşlerim bana bunu niçin yapmışlardı? Benim hakkımda birbirlerine; ‘İşte düş hastası geliyor!’ [5] dedikleri, zaman zaman kulağıma çalınırdı. Babamsa rüyalarıma değer veriyordu. Demek ki Rabbin seni seçecek,[6] demişti bir gün sessizce bana. Kardeşlerimse; Başımıza kral mı olacaksın? Bizi sen mi yöneteceksin?[7] demişlerdi. Babamın ilgisi bana yöneldikçe kim bilir onların da içinde; Hadi onu öldürüp kuyulardan birine atalım. Yabanıl bir hayvan yedi deriz. Bakalım o zaman düşleri ne olacak![8] düşüncesi mi boy veriyordu? Hata bende miydi yoksa babamda mı? Zihnimde dalgalanıp duran hummalı sorular, kalbimi onarmak şöyle dursun iyice paramparça ediyordu.

İçime dolan, dışardan gelmeyen, yeri ve yönü belli olmayan, ses olmayan bir ses, bu sıkışma anında imdadıma yetişti:

Muhakkak ki onların bu işlerini, farkında değillerken onlara haber vereceksin.[9]

Sonra çıt çıkmayan koyu bir sessizlik… Kurumuş dudaklarımdan boğazıma doğru serin bir içecek gibi aktı.

Bu sesin rüyamla aynı kumaştan yapıldığına emindim. Kuyunun kör karanlığında büzülmüş yatarken, bütün geleceğimi, zihnimin göğünde dolunay gibi pırıl pırıl parlarken gördüm:

Gün gelecek bu kuyudan çıkarılacak, köle gibi satılacak, oradan oraya götürülecek, başıma çok işler gelecek, önce aşağılanacak sonra yükseltilecektim. Buğdayı, mısırı artırdıkça artıracaktım. Ülkemin kadınları mis gibi ekmek yapacaklardı. Kokusu bütün ülkeleri saracaktı. Uzak, yakın herkesi doyuracaktım.

Alnım soğuk bir taşa değiyordu.

Babam, yıllar sonra varlığımı daha yanına varmadan hissedecek, gözlerinden ılık ılık yaş akıtacaktı. Güzelce bir sabrın[10] sonu neymiş, en derinden bilecekti.

Alnım soğuk bir taşa değiyordu.

Kardeşlerim bir gün karşıma sıra sıra dizildiklerinde onları affedecektim. Annem, pamuk gibi bir kalbi var benim oğlumun, demişti bir kere… Pamuk gibi olacaktım.

Kardeşlerim beni karşılarında görünce, şaşkınlıkla kim bilir ne diyeceklerdi? Bundan sonraki hayatlarının ağızlarından çıkacak o söze bağlı olduğunu keşke bilebilselerdi…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



[1] T.D. Lopez, “Eshatolojik Kur’an Çevirisi”, Yusuf’un Kıssası Suresi/12:5,

[2] Tevrat, “Yaratılış Kitabı”, 37:3

[3] T.D. Lopez, “Eshatolojik Kur’an Çevirisi”, Yusuf’un Kıssası Suresi/12:13,

 

[4] T.D. Lopez, “Eshatolojik Kur’an Çevirisi”, Yusuf’un Kıssası Suresi/12:4,

[5] Tevrat, “Yaratılış Kitabı” 37:19

[6] T.D. Lopez, “Eshatolojik Kur’an Çevirisi”, Yusuf’un Kıssası Suresi/12:6 ,

[7] Tevrat, “Yaratılış Kitabı” 37:8

[8] Tevrat, “Yaratılış Kitabı” 37:20

[9] T.D. Lopez, “Eshatolojik Kur’an Çevirisi”, Yusuf’un Kıssası Suresi/12:15

[10] T.D. Lopez, “Eshatolojik Kur’an Çevirisi”, Yusuf’un Kıssası Suresi/12:18


________________________________________________________________________________

                                                                        Mihriban İnan Karatepe, "Virüs Dergi", 10. Sayı, 2022