Kapıyı kendi anahtarımla açtım. Uzunca bir süredir zile
basamıyorum. Dolayısıyla kimse diafondan; “Kim o?” diye sormuyor. Ama “Benim” işte gelen… İnsan zile basmayı
özler mi? Özlüyorum. Tıkırtılarımdan geldiğimi anlıyor ve her defasında “Vuu,
vuu…” benzeri bir ses çıkarıyor. Hoş bulduk, diyorum. Ona selam vermeyi
bırakalı çok oldu. Ses çıkarmasa hoş bulduk bile demeyeceğim. Küskün müyüm?
Hayır. Ama içimde bir yer bomboş ve ağrılı. Ağzımdan çıkan her kelimeyle daha
da ağırlaşıyor. Karnımda sanki bir plasenta git gide büyüyor. Ama besleyeceği
bir bebek yok. İçi jölemsi bir sıvıyla dolu, apağır bir kese. Kasıklarıma
gittikçe baskı yapıyor. Bitmeyen bir hamilelik…
Yürümekte zorlanan hamileler gibi kapının kenarlarına tutuna tutuna hole
adım atıyorum. Her defasında yanımda çocuk arabası, arabanın şurasına burasına
asılı poşetlerle kalabalık bir girişim var eve. Zaten asansöre de zar zor sığıştım.
Aynada kendime bakmamak için sürekli telefona bakıyorum.
Face’den biri özelden mesaj atmış önce el sallamış ardından;
“Sevişmek istersen ara” demiş. Cümlenin sonunda nokta yok. İster miyim?
Hem de nasıl, hem de
nasıl…
Eşikten geçerken bunu düşündüm. Düşünüyor insan, ne bileyim.
Fakat eşikten geçerken sadece eşikten geçmeyi düşünmek lazım, mümkünse… Gerçi
eşik deyince de bir sürü anlam doğuyor. Onu ne yapacağız? Düşündükçe eşiği
aşınıyor beynimin; “Bütün bunlar başıma niye geldi, niye?!” deyip duruyorum. Olup
bitenlere bir anlam veremiyorum; eller gülüp oynarken, engelli bir eşe mâhkum oluşuma,
her vuu, vuu sesinde; “O mezhepsize verecek kız yok bende” diyen babamın
çehresinin zihnimin duvarında bir parlayıp bir sönüşüne, annemin babamı
onaylarken çarpılan ağzının bir türlü düzelmeyişine, onlardan habersiz yine de
kuşlar gibi özgür birbirimize kaçmışken en mutlu anlarımızı zehirleyen bir
lanetin her an fırsat kollamasına, bunu bile bile yine de inatla birbirimize
daha da sokulmamıza, böylelikle hayatımıza yeni birini daha katmış olmamıza, babamın
torun haberini aldığında; “Fare deliğine sığmamış bir de kıçına kabak bağlamış”
deyişine, babamın içinde bir yere gömülüvermiş misket kadar bir sevginin ancak
torunu doğup kucağına sıcacık bırakılınca birdenbire yerinden oynamasına ve sonra
herkesi şaşırtacak kadar bu misketi eline alıp bize doğru yuvarlamasına, ilerleyen
günlerde yüzüne yayılan kocaman bir gülümsemeyle bir ton oyuncağı; renk renk
arabalar, lastik toplar, hayvan figürleri, legolar, süper kahramanlar, kurşun
bir asker ve daha neler neler kapımıza taşıyıp durmasına, yine de damadının
yüzüne doğrudan bakmamayı sürdürmesine, sebep olduğu bu dışlanmışlık hissi
yüzünden eşimle aramızda bir şeylerin günden güne dağılıp durmasına, eşimin
benimle git gide daha az konuşmasına, okuldan uzaklaştırma aldığında evden
okula gider gibi tıraşını olup, takım elbisesini giyip, kaynak kitaplarını
yüklenip bir hafta boyunca mesai saatleri boyunca sokaklarda dolaşmasına, bunu
benden nasıl olup da sakladığını sorguladığımda bir öfke fırtınası içinde; “Ben
insanların kardeşliği için uğraşıyorum, kimseyi –baban gibi- dışlamıyorum, ne
okul idaresi anladı bunu ne de baban!” deyişine, her tartışmada sabaha kadar
bana sırtını dönüp yatmasına, cenin gibi büzülüp; “Ya ben?.. Ben insan değil miyim?”
diye için için ağlarken sabah olur olmaz kapıyı çarpıp çıkıp gitmesine, yine
böyle çıkıp gittiği bir günde eve kendisi değil kaza haberinin gelmesine ve bizim
barışma fırsatını sonsuza dek kaybetmiş olduğumuz o eşiğe…
Hastane odasında babam ilk kez damadının omzuna dokundu. Ben
gittikçe küçüldüm hatta üşüdüm. Büzülen omuzlarıma doğru başımı eğerek, içten
içe; “Barışmak için artık çok geç, çok…” dedim. “Görünmez kaza işte”, dedi
babam. Ufaklığa gözleri ilişti. Hem kendin hem ailen için bir an önce iyileş,
demeyi bilmediğinden; “Aslanlar gibi büyüyor maşallah” dedi. “Vuu, vuu” dedi,
yattığı yerden eşim, sargılar içinde… Babam irkilerek elini çekti. Hiçbir şeyi
hatırlamadığını, konuşma yeteneğini kaybettiğini ilkten ona söyleyemedim. Sonra
bir köşede annemle tartışıp durdular. “Allah’tan gelene ne diyelim bey?”, dedi
annem. “Aynı şey senin de başına
gelebilirdi…” Oralı olmadı babam hiç. Sinirinden bıyıklarını çiğneyerek hınçla;
“Salla başını, al maaşını. Evli barklı adamsın sen… Kim bilir kaç çocuğu
zehirledi fikirleriyle de başına bunlar geldi?” diye söylenip durdu. Annem
dudaklarını ısırarak; “Kız duyacak şimdi, sus…” dedi. Duy-ma-dım ben de…
Aramızda yakıcı bir hava asılı kaldı. Ateşsiz bir duman,
dumansız bir ateş… Her bir hücremiz minik bir pil gibi enerji üretirken zaten
sözcüklere de gerek yoktu. Sürekli aramızda bir akım… Bir anda yanıp tutuşabilir,
sonsuza dek sönebilirdik de… Hem sözcükler ne içindi ki? Duyguları saklamak,
düşünceleri eğip bükmekten başka ne işe yararlardı ki? Biteviye sustuk.
Ufaklık, aklımdan geçenleri okumuş gibi başını kaldırıp bana
bakıyor. Ağzına götürdüğü kurşun askeri tek bacağından tutup bana doğru
uzatıyor. Kurşun askerin asker şapkası, tükürüğünden ıpıslak… Hep kopuk
bacağına gözlerim ilişiyor kurşun askerin, oysa gözleri kahve. Gövdesinden tutup alacak oluyorum oyuncağını,
bu sefer elinden bırakmıyor. Mırıl mırıl bir şeyler söylemeye çalışıyor. İmrenerek
bakıyorum. Hiç sözcük bilmediğim zamanları özlüyorum onun gibi; o bebeksi
mırıltıları… Bir atölyenin sesi geliyor dudakları arasından; tıkır mıkır...
Sözcük yapmaya çalışan bir sanatçının tatlı kıvranışları… İşte tam da bu,
diyorum, olmak istediğim, tam da bu! Kurşun askerin alnındaki ıslaklık
kaşlarına doğru akıyor, kahve gözleri git gide büyüyor; işte tam da bu
korktuğum, diyor, tam da bu; gözlerim ıslanacak ve ağlamış gibi olacağım,
üstelik göz kapaklarım da yok oysa ben korkusuz bir askerim!
Ufaklığın tombul parmakları arasından bir kütürdeme sesi
geliyor. Kurşun asker, önce kollarını iki yana açıyor, ufaklığın parmaklarını
gevşetiyor sonra tüfeğini çıkarıp omzundan, bir baston gibi dayanarak ona, ufaklığın
dizleri üstünde ayağa kalkıyor. Sonra tüfeğini kavrıyor. Tek ayaküstünde ne de
güzel duruyor, diyorum içimden sempatiyle... Tüfeğini alnıma doğrulttuğunu fark
etmemle geri geri gitmem bir oluyor. Sırtım asansörün kapısına sürtünüyor o
telaşla. Daha da korkuyorum. Alnımın ortasında simsiyah, kanlı bir delik açtı
açacak… Ruhum tam oradan çıkacak sanıyorum, aslan soluğu gibi. Kendimi dışarı zor
atıyorum.
Kapının önünde asansör bekleyen, yan komşum yaşlı bir teyze,
omuz başımı, sırtımı nazikçe sıvazlayarak beni selamlıyor. “Sabırlı güzel kızım
benim”, diyor. Demesi pek kolay. Ağlamamış
gibi olmak için gözkapaklarımı indirip kaldırarak, gözyaşlarımı dağıtıyorum
birkaç kere… Betim benzim atmış olmalı.
Nerdeyse boynuna sarılacağım. Çocuk arabasını yavaşça eşikten
geçiriyorum. En iyisi eşikten geçerken sadece geçmek’i düşünmek. Geçtin gitti.
Kapıyı kendi anahtarımla açtım. Kapıyı açınca içerden vuu,
vuu diye bir ses gelmiş miydi? Her zaman gelirdi ve yine mi gelmişti? Aklımdan
bir an, onun yattığı yerde derin bir sessizliğe gömülmüş olabileceğini düşündüm.
Kaskatı. Dudakları öne doğru uzamış, tam vuu, vuu diyecekken birinci vuu’da
kalmış gibi. Bu düşünce ürkünç olmakla birlikte rahatlatıcıydı. Sırtımdaki taş
çuvalını yere bırakmış, omuzlarım hafiflemiş hatta kanatlanmış gibi. Tam doyuma
ulaşmış kıvamda... Altan alta o düşüncenin ki hangi düşünce olduğunu söylemek
istemiyorum, içimde tüttüğünü fark ettim yoksunlukla. Fakat düşünmeyeyim artık
bunu. O şeyi ya da bu şeyi düşünme deyince sanki düşünmüyormuşuz, o şey ya da
bu şey kabak çiçeği gibi alnımızın çatında açmıyormuş gibi… İnanayım şimdilik
buna.
İçeriden bir ses gelmiş miydi? Eğer ölmüşse ve ben bir anlığına bu
düşünceden rahatladıysam ki rahatladım, korkunç kötü biriydim. Gün gün onun
ölümünü bekleyen, ikiyüzlü biri… Çünkü ona sürekli gülümsüyorum, hiç ölümünü
beklediğimi bilsin istemiyorum. Ölümünü
beklediğimi… İşte, neler de söylüyorum! Onun ölümünü beklemeyen ve sırf
iyilik olsun diye ona bakan biri olursam gerçekten iyi biri mi olacağım? Ona
kendi iyiliğim için baktığımı unutabilecek miyim? Çünkü ona bakmamanın, onu
başımdan atmanın rahatsızlığını vicdanımda taşımam mümkün değil. Bu ne kadar
karşılıksız bir iyilik olur ki? Onu başımdan atamayacağımı biliyorum. Buna
dayanamam. Dayanamayacağım bu durumu yaşamamak için mi yapıyorum ne yapıyorsam?
Annemin sözü zihnimde dönüp duruyor: “Allah’tan gelene ne
diyelim?” Önce gerçekten ondan gelip gelmediğini öğrenmeliyim. Sonra babamın
yargısı üzerinde düşüneceğim. Düşüncelerimi yazarak geliştirmeye karar veriyorum.
Fakat önce duygularımı dile getirmeden düşünce üretmem mümkün değil. Face’yi kapatmaya
uğraşıyor, bir türlü başaramıyor sonra “sevişmek” isteyenleri engellemekle
yetiniyorum. Ardından boş bir word sayfası açıp her şeyi tek tek yazıyorum:
Kapıyı kendi
anahtarımla açtım. Uzunca bir süredir zile basamıyorum. Dolayısıyla kimse diafondan;
“Kim o?” diye sormuyor. Ama “benim” işte gelen…
Yazdıkça kelimeler gözyaşlarımla birlikte aktı. Ufaklık
ellerini yüzüme sürdü. Babası, bu esnada komodininin üzerinde duran bir bardak
suya uzanmış almaya çalışırken olduğu gibi devirdi, yetişemedim. Ufaklık “Buu,
buu” dedi, babasına bakarak.
Tatlı, minik dudaklarını uzatarak tekrar; “Buu, buu…”
İlk sözcüğünü bulmuştu.
Gözbebeklerinde minik bir ışık…
Babası da ona bakarak; “Vuu, vuu” dedi.
İlk konuşmaları böyle oldu.
İçimden sessizce, başımı yaslarım ben sana, dedim.
Seviştiğim olma ne çıkar ama sevgilim ol. Daha güvercin. Daha sessiz. Ama ol.
İçim boşalır gibi oldu. Karnımdaki plasentaya bir iğne
saplandı. İçindeki jölemsi sıvı, tortulu, kıvamlı poff diye aktı. Sonra bir
rahatlık… Onunla konuşmayalı uzun zaman olmuştu. Bütün bedenimle ona doğru
döndüm. Boşalan bardağını doldurup uzattım. Hafifçe gülümseyip; “Vuu, vuu” dedim.
________________________________________________________________________________
Mihriban İnan Karatepe, Hece Öykü Dergisi, Aralık-Ocak Sayısı, 2019
