7 Ocak 2018 Pazar

İKİ MOR İKİ GÜL


                                                                   


                     Herşey biraz karanlıktı. Denizin kocaman dalgaları tül gibi bir kalktı ve herşey göründü. Kız ağlıyordu.
                     _Seni seviyorum.
                     _Biliyorum ama güvenmiyorum.

                     İki insanın teni değince birbirine ısınırlar, dedi kız. Kaynayan bir şey olur, anne gibi, bebek gibi... Ben kolumu anneannemin ayaklarına dayadım. Buz gibiydi. Isıtayım dedim, sabredeyim dedim, ısınmadı parmak uçları, öyle üşüttü ki kolumu kemiğime kadar dondum.

                     _Seni seviyorum.
                     _İnanamıyorum. Sen hiç iki mor gül dudak gördün mü?

                     Kız çantasını hızla attı omzuna, kollarını kavuşturdu, dudaklarını sarkıttı.

                     _Sanki herşeyi sonradan idrak ediyorsun.
                     _Kadınım ya ondandır(!) Sen hiç iki mor gül?...

                     Elini kalbine götürdü kız. Yenik düştüm Allah’ım, dedi. Yenik düştüm, o gözlere asla bakmamalısın. Bu gözlere asla bakmamalı. Yabancı bir sözle dudaklar kıpırdamamalı. O ben değilim Allah’ım, bana inanma. Her yanı bedenimle doldurmuşum, ruhumu uçurmuşum. Tanımsız sözler, beden titreyişleri... Ah beni dinlememelisin, bu ben değilim.
                      Arabanın içindeydik, dedi kız. Kardeşim sürekli espriler yapıyordu. Ağlamıyor, ağlayamıyordum. Düşünmeye çalıştım. Kardeşim azarlandı. İşte yaklaşıyorduk. İki yol ayrımının başındaydık ve mahallemizin yolunu seçiyorduk. Yolun kıyısındaki dikenler arabaya takılıyordu. Mahalleye girince balkonlardan, camlardan bize baktılar. Taksiler vardı evimizin önünde. Gelenleri tahmin ediyorduk. Artık görecektik. Kapıyı açtım. Ağlamaya çalışır gibi bir halim vardı. Ayaklarım yere basınca hemen kalkmak istedim, kasıklarıma bir kramp girdi yürüyemedim. Kimse fark etmedi. Zoraki bir iki adım attım.

                       _Ben sevdiğim için fedakârlık yapabiliyorum. Sense hiç önemsemiyorsun sanki, ilgisizsin.

                       Odanın ortasına yatırmışlardı, dedi kız. Kocaman bir dev gibiydi. Böyle doldururdu demek her yanı yokluğuyla da... Annem yana yakıla bir ağıttır tutturdu. Ağlıyordum hüngür hüngür. Bu yaşlar nasıl birikmiş ve nasıl gizlenmişti? Ağlıyordum. Ağlama, dedim anneme, bağırarak ağlama, günah olur. Ağlıyordum.
                       Erkekler geldi, dedi kız. Omuzlarımdan tutulsun, bana acınsın istedim. Birer ucundan tutup yer yatağının bir hamlede kaldırdılar. Dayım yatağın altından kollarıyla kavradı.
            
                        _Bunu hatırlıyor musun, hani herşey ortaktı?!

                        Onu bahçeye taşıdılar, dedi kız. Dayım, haydi ha sonra ağlarsınız, diyordu. Soğukkanlılığına şaştım. Biliyorum içine atıyor, biliyorum dudakları kalbinin yalancısı. O garip masaya yatırdılar. Kocaman kazanlarda sular kaynıyordu. Korkusuz kadınlar başında, kolları sıvalı, gündelik işlere başlar gibi bir o kazanın başında bir öbürünün.
                      
                         _Su çok kaynar olmasın abu.
                         _Soğuk suyumuz var, az daha koyalım.
                         _Kadın abum utangaçtı, perde gerelim, açmayın.

                         İp bulmaya çıktım, dedi kız. Kendi odama. Merdivenleri koşa koşa... İp bulunmuş, tarafımdan düğümlenmişti. Parmaklarımı aralarına düğümlemiştim. Açıp kanatlarını, sarı buğday tarlalarını, yeşil ormanları seyrettiğim pencereden atıverdim ipin ucunu. Bahçedeki samanlığın köşesinden uzanan tahtalara bağladılar. Kilimler, çarşaflar asıldı, saklandı.

                          Bir sandalye getirdiler, başucuna koydular, dedi kız.
_Gülüşan, sen şöyle geç gardaş.
                          Geçti.
                          Ben ayaktaydım, dedi kız. Kollar biraz daha sıvandı, tülbentler geriye atıldı. Mırıl mırıl besmeleler çekildi. Ağzına su verdiler üç kere ve burnuna… Bilmiyordu, gül dudaklar tepki vermiyordu. Kadınlar devam ediyorlardı. Yıkanması gereken yerleri bir ibadet şevkiyle özenle yıkıyorlardı.
                         
                           _Üç oldu mu gardaş?
                           _Olmadı abum, bir kere daha...
       
                           Bir abdest daha verildi.
                           Dokunmak istedim, dedi kız. Çarşafın ucunu hafifçe kaldırdım ve dokundum. Gittikçe katılaşan bir şey vardı parmak uçlarımda. Sıcak suyun etkisiyle teni sıcacıktı. Derisinin altında buzlar olduğunu düşündüm.
                            _Ben doğrusu bir haftadır seni bayağı özledim.
                            _?!

                            Ellerine sünger aldılar, dedi kız. Sandığın dibinde birkaç ölüm çeyizi vardı. Sabunlardan en güzelini almıştım. Kefen gibi bembeyaz lifi kullanmıştım. Kendi ellerimle tenimi sanki ölüme hazırlamıştım. O beyaz lifi almadılar, süngeri tam yüzünün üstünde köpüklediler. Göz kapakları göçüktü, süngerden akan sular doluyordu ortasına. Düşüncesiz kadının parmakları sıktıkça sıkıyordu süngeri, bembeyaz köpükler sızıyordu aralarından. Kimse umursamadı.
                            Yıkama işini bitirdiler, dedi kız. Kat kat kefenini getirdiler. Önceden alınmış, ölüm habersiz gelir diye, sandığa konulmuş kefeni... Saçları örüldü, iki yanına salındı. Sarıp sarmaladılar. Yüzüne kadar çektiler kefeni, bir çuval gibi tepesinden bağladılar. Oysa nefes alamayacak, kalbi daralacak. Sonra kalınca bir battaniyeye doladılar. Ah hiçbir zaman nefes alamayacak!
                             Sonra nereden peydahlandılar bilemedim, dedi kız. İmam geldi, cemaat geldi. Soğukkanlı ve  alışık, imamın dudaklarında yarısı Türkçe yarısı Arapça dualar ve amin. Yine de su serptiler, serin bir rüzgâr esiverdi içimize.
                             _Kızdın mı bana?
                             _Yok.
                             _Yok desen de biliyorum kızdığını...
        
                             Kadınlar şöyle bir tarttılar, dedi kız. Kaldıramadılar. Erkekler girişti ve bir hamlede tabuta yerleştirdiler.
                             Düğüne gider gibiydi. Kadınlar bembeyaz topuklarına, kınalı parmaklarına bakıp bakıp;“Ne gün ne ay görmüş abum”, dediler.

                 (Mihriban İnan Karatepe, "Kadife Durağı", 1. Basım Yedi İklim Yayınları, 2001, 2. Basım Hece Yayınları, s.9, 2013)
                                                                                                          

                                                                                  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder