Herşey biraz karanlıktı. Denizin kocaman dalgaları tül gibi bir kalktı
ve herşey göründü. Kız ağlıyordu.
_Seni seviyorum.
_Biliyorum ama güvenmiyorum.
İki insanın teni değince birbirine ısınırlar, dedi kız. Kaynayan bir şey
olur, anne gibi, bebek gibi... Ben kolumu anneannemin ayaklarına dayadım. Buz
gibiydi. Isıtayım dedim, sabredeyim dedim, ısınmadı parmak uçları, öyle üşüttü
ki kolumu kemiğime kadar dondum.
_Seni seviyorum.
_İnanamıyorum. Sen hiç iki mor gül dudak gördün mü?
Kız çantasını hızla attı omzuna, kollarını kavuşturdu, dudaklarını
sarkıttı.
_Sanki herşeyi sonradan idrak ediyorsun.
_Kadınım ya ondandır(!) Sen hiç iki mor gül?...
Elini kalbine götürdü kız. Yenik düştüm Allah’ım, dedi. Yenik düştüm, o
gözlere asla bakmamalısın. Bu gözlere asla bakmamalı. Yabancı bir sözle
dudaklar kıpırdamamalı. O ben değilim Allah’ım, bana inanma. Her yanı bedenimle
doldurmuşum, ruhumu uçurmuşum. Tanımsız sözler, beden titreyişleri... Ah beni
dinlememelisin, bu ben değilim.
Arabanın içindeydik, dedi kız. Kardeşim sürekli espriler yapıyordu.
Ağlamıyor, ağlayamıyordum. Düşünmeye çalıştım. Kardeşim azarlandı. İşte
yaklaşıyorduk. İki yol ayrımının başındaydık ve mahallemizin yolunu seçiyorduk.
Yolun kıyısındaki dikenler arabaya takılıyordu. Mahalleye girince balkonlardan,
camlardan bize baktılar. Taksiler vardı evimizin önünde. Gelenleri tahmin
ediyorduk. Artık görecektik. Kapıyı açtım. Ağlamaya çalışır gibi bir halim
vardı. Ayaklarım yere basınca hemen kalkmak istedim, kasıklarıma bir kramp
girdi yürüyemedim. Kimse fark etmedi. Zoraki bir iki adım attım.
_Ben sevdiğim için fedakârlık
yapabiliyorum. Sense hiç önemsemiyorsun sanki, ilgisizsin.
Odanın ortasına yatırmışlardı, dedi kız. Kocaman bir dev gibiydi. Böyle
doldururdu demek her yanı yokluğuyla da... Annem yana yakıla bir ağıttır
tutturdu. Ağlıyordum hüngür hüngür. Bu yaşlar nasıl birikmiş ve nasıl
gizlenmişti? Ağlıyordum. Ağlama, dedim anneme, bağırarak ağlama, günah olur.
Ağlıyordum.
Erkekler geldi, dedi kız. Omuzlarımdan tutulsun, bana acınsın istedim.
Birer ucundan tutup yer yatağının bir hamlede kaldırdılar. Dayım yatağın
altından kollarıyla kavradı.
_Bunu hatırlıyor musun, hani herşey ortaktı?!
Onu bahçeye taşıdılar, dedi kız. Dayım, haydi ha sonra ağlarsınız,
diyordu. Soğukkanlılığına şaştım. Biliyorum içine atıyor, biliyorum dudakları
kalbinin yalancısı. O garip masaya yatırdılar. Kocaman kazanlarda sular
kaynıyordu. Korkusuz kadınlar başında, kolları sıvalı, gündelik işlere başlar
gibi bir o kazanın başında bir öbürünün.
_Su çok kaynar olmasın abu.
_Soğuk suyumuz var, az daha koyalım.
_Kadın abum utangaçtı, perde
gerelim, açmayın.
İp bulmaya çıktım, dedi kız. Kendi odama. Merdivenleri koşa koşa... İp
bulunmuş, tarafımdan düğümlenmişti. Parmaklarımı aralarına düğümlemiştim. Açıp
kanatlarını, sarı buğday tarlalarını, yeşil ormanları seyrettiğim pencereden
atıverdim ipin ucunu. Bahçedeki samanlığın köşesinden uzanan tahtalara
bağladılar. Kilimler, çarşaflar asıldı, saklandı.
Bir sandalye getirdiler, başucuna koydular, dedi kız.
_Gülüşan, sen şöyle geç gardaş.
Geçti.
Ben ayaktaydım, dedi kız. Kollar biraz daha sıvandı, tülbentler geriye
atıldı. Mırıl mırıl besmeleler çekildi. Ağzına su verdiler üç kere ve burnuna…
Bilmiyordu, gül dudaklar tepki vermiyordu. Kadınlar devam ediyorlardı.
Yıkanması gereken yerleri bir ibadet şevkiyle özenle yıkıyorlardı.
_Üç oldu mu gardaş?
_Olmadı abum, bir kere daha...
Bir abdest daha verildi.
Dokunmak istedim, dedi kız. Çarşafın ucunu hafifçe kaldırdım ve
dokundum. Gittikçe katılaşan bir şey vardı parmak uçlarımda. Sıcak suyun
etkisiyle teni sıcacıktı. Derisinin altında buzlar olduğunu düşündüm.
_Ben doğrusu bir haftadır seni bayağı özledim.
_?!
Ellerine sünger aldılar, dedi kız. Sandığın dibinde birkaç ölüm çeyizi
vardı. Sabunlardan en güzelini almıştım. Kefen gibi bembeyaz lifi kullanmıştım.
Kendi ellerimle tenimi sanki ölüme hazırlamıştım. O beyaz lifi almadılar,
süngeri tam yüzünün üstünde köpüklediler. Göz kapakları göçüktü, süngerden akan
sular doluyordu ortasına. Düşüncesiz kadının parmakları sıktıkça sıkıyordu
süngeri, bembeyaz köpükler sızıyordu aralarından. Kimse umursamadı.
Yıkama işini bitirdiler, dedi kız. Kat kat kefenini getirdiler. Önceden
alınmış, ölüm habersiz gelir diye, sandığa konulmuş kefeni... Saçları örüldü,
iki yanına salındı. Sarıp sarmaladılar. Yüzüne kadar çektiler kefeni, bir çuval
gibi tepesinden bağladılar. Oysa nefes alamayacak, kalbi daralacak. Sonra
kalınca bir battaniyeye doladılar. Ah hiçbir zaman nefes alamayacak!
Sonra nereden peydahlandılar bilemedim, dedi kız. İmam geldi, cemaat
geldi. Soğukkanlı ve alışık, imamın
dudaklarında yarısı Türkçe yarısı Arapça dualar ve amin. Yine de su serptiler,
serin bir rüzgâr esiverdi içimize.
_Kızdın mı bana?
_Yok.
_Yok desen de biliyorum kızdığını...
Kadınlar şöyle bir tarttılar, dedi kız. Kaldıramadılar. Erkekler girişti
ve bir hamlede tabuta yerleştirdiler.
Düğüne gider gibiydi. Kadınlar bembeyaz topuklarına, kınalı parmaklarına
bakıp bakıp;“Ne gün ne ay görmüş abum”, dediler.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder