İki kat arasında takılıp kalmak gibi pis bir huyu var asansörlerin…
Kendisi yabancı kökenli olmalı. Bu sörler, mösyöler filan… Bunca kibar bir
telaffuzdan hiç beklenmeyecek hareketler bunlar. Takılıp kalmak yerine
“çakılmak” diyecektim fakat bir inip bir çıkan bu hareketli arkadaşa, hareketli
bir nitelik vermek istedim. Ayağın takılır ama yürüyorsundur, düşeyazarsın belki
düşersin fakat durmazsın, kalkar, yürür gidersin. Zaten utanırsın düşünce… Ben utanmam. Çünkü
hep yere yakın yürürüm. Sağ bacağım boydan boya ortezlidir. Annemin karnından
bu şekilde doğduğumu sanırım. Hiç yadırgamam. Babam benden utanır. Karlı bir
kış günü ayağı kayıp çocuğunun üstüne oturan odur. Ayakları düşmenin fiziğiyle
yukarı kalkar. Sırtının bütün ağırlığı incecik kemiklerimi ezer. Tam da o
esnada askeri bir kamyon yanımızdan geçiyordur, bir kamyonet dolusu er
kahkahayla güler bize. Babam da kendine güler. Yoksa ölür. Oysa benim kalçam
çıkar. Bir daha yerine oturmaz. Kaval kemiğim paramparça olur. Çığlığım kara
gömülür. Ameliyat üstüne ameliyat geçiririm. Kemiklerim gittikçe güçsüzleşir.
Babam bana baktıkça bin defa ölür. Dedem bir kere ölmeden önce bin defa babama;
“Olanla ölene çare yok be oğlum…”, der. Bu söz kafama takılır. Ben olan biteni nasıl olsa hatırlamam sadece
küçük parçaları bir yapboz gibi birleştiririm. Yapbozun son parçasını bir türlü
bulamam: Olan niye olur, ölen niye ölür?
Babam sokağa çıkmamı istemez. Yine de
çıkarım. Akşam oldu mu arkadaşlarım sokağın başında babamı görür görmez bana
haber uçururlar. Oyunu bırakır bacağımı sürüklüye sürüklüye eve koşarım. Bazen
babama yakalanırım. Uzaktan uzağa diş biler bana. Çantasını kavrayan elini,
sıkı bir yumruk yaptığını sanırım. Ben önde, o arkada eve gireriz. Perde
gerisinden arkadaşlarımı izlerim. Arkadaşlarımın oyunları tükenir, çehreleri
değişir, sokaklar başka çocuklarla değişir, mevsimler değişir, çocukluğum
gençliğimle değişir, ben izlerim. Gözüm takılır bir de çünkü sürekli etrafa
bakarım ve bakmaya devam ederim, daha çok bakarım hatta takıldığım şeye… Bir
kıza, bir çiçeğe… Neyi neyle yan yana koyduğuma dikkat ederim. Çiçek dedim. “Bir
kıza, bir kuşa…” demedim. İnsanın aklına kuş deyince pırr diye uçmak gelir yani
ki elinden kaçırmak, hatta ele avuca alamamak gelir, bir de kuş beyinlilik
gelir ki bir kızla bunu asla yan yana düşünemezsin.
Baştan söyleyeyim ki ben asansörün dışındayım. Ortalıkta kız-mız
yok. Daracık bir yerde ve üstelik havada asılı kalmış bir halde olsaydım yine
de panik yapmaz, yere oturur, “Ohh bee…”
der, arkama yaslanırdım. “Gelip kurtarsınlar beni şimdi bakalım, kolaysa… İşte
yalnızım. Yalnızlığım diken gibi batacak size. Mecburen kurtaracaksınız beni.
Kendi huzurunuz için…” Daha bir sürü laf; yalnız, mutsuz, depresif…
Psikanalitik çözümlemeleri size bırakıyorum. Bilinçaltıma kadar inin. Dükkân
sizin… Ama ne yazık ki ben dışardayım ve bana bu hikâyede kurtarıcı rolü
biçildi ki şimdi onu anlatıyorum:
Omzumu delen bir dürtüklemeyle uyandırıldım. Tam da rüyamda
yapbozun son parçasını bulmuş, şeytanın bacağını sonunda kırmış ve haftalardır
süren sessizliğimi bozmuştum. Yazabiliyordum. Fakat benden başkası okuyamazdı
yazdıklarımı. Yepyeni bir dil! Bu dili keşfetmemiştim. Sadece bu dilin içine
doğmuş ve hiç yadırgamadan, anne sütü
gibi temiz, oradan yudum yudum beslenmiş olarak yazıyordum. Uyanmamla yazıp
durduğum dile yabancılaşmam bir oldu. Kalemin ucunda kalan son bir damla
mürekkep, hayat vereceği kelimelere dönüşememişti. Mürekkebin içinde devinip
duran ne varsa kuyruğunu yakalamaya çalışan simsiyah bir yılandan başka bir şey
değildi. Çok hoş bir betimleme oldu
yalnız… Fazla havaya girmeden araya gireyim. Bilgisayarın toneri diyelim biz
ona… Mürekkepli kalemle yazan mı kaldı yahu? Devam edersek... O ana kadar
yazdığım her şey, Çince gibi kargacık burgacık, anlaşılmaz, zihnimin duvarında
bir yazı resim gibi asılı kaldı. Öyle merak ediyordum ki yazdıklarımı… Ve öyle
yerli yerine oturmuştu ki düşündüklerimle yazdıklarım… Duygularımı ilk kez bu
kadar birebir karşılayan sözcükleri sonunda bulmuştum. Fakat ne düşünmüş ve ne duymuştum
ki… Onu bile hatırlamıyordum. Duvardaki resimler hayatımdaki herhangi bir şeye
ne benziyordu, ne onu hatırlatıyordu. Somut ya da soyut bir karşılığı olmadığı
için onları tanıyamıyordum. Sanki başka bir dünyada, başka bir bedendeydim. Uyandırılmanın
makası, sözcüklerle işaret ettikleri arasındaki bağı hunharca kesip koparmıştı.
_Oğlum
uyan baban asansörde kapalı kalmış!
Kızgınlıkla anneme üfledim. Tam da zamanıydı! Kırık dökük yataktan
kalktım. Yüzümü bile yıkamadım, alt eşofmanımın lastiği gevşemişti, belimden kayıyordu,
kapıya doğru ağır aksak –betimleme olsun diye değil gerçekten aksak- yürürken bir elimle çektim fakat yine düştü,
koyu mavi baksırım aradan görünüyordu. Aman görünsün dedim, yiğidin malı
meydanda…
Babam, kapalı kaldığı yerden telefonla sürekli anneme talimat
veriyordu: Önce ana sigortayı kapatsın sonra anahtarı alsın, anahtar doğalgaz
kutusunun üstünde. Aman sigortayı kapatmadan kapıyı açmaya kalkışmasın. Tam ben
çıkarken elektrik gelir de… Gerçi çıkmam ben o halde zaten ama aniden asansör
çalışır da ikiye biçersiniz beni… Allah
korusun, Allah korusun… Annem.
Karlı bir kış günü ayağı kayıp çocuğunun üstüne oturan bir babadan,
Allah beni niye korumamıştır, bilemem. Kim bilir o esnada yanımızda “Allah
korusun, Allah korusun...” diyen bir annemiz olmadığı içindir. Annemizin bundan
haberi olmadığı için de olabilir. Haberi olsa bunu diyecek bir vakti olmadığı
için de… Belki herkesin sırasıyla karlı bir kış günü ayağı kayıp düşecektir. Başka
zamanlarda başka bedenlerde herkes bir gün çok fena üzülecektir. Kendi
elleriyle –tabii burda poposuyla demek zorundayım- sebep olduklarının utancıyla
bir ömür geçirecektir. Fakat bir ömür yeterince üzülmeye yeter mi? Sevmekten,
sevinmekten söz etmiyorum bile… Bense kimi üzmüş ve ne yapmış olabilirim de
başıma bunlar gelmiştir, bilemiyorum. Hiçbir şey hatırlamıyorum.
Her şeyi çarçabuk yaptım uykum kaçmasın diye. Rüyama dönmek
istiyordum. Bazen başarırım bunu. Gecenin bir yarısı kalkar bir bardak su içer
ya da wc’ye gider tekrar yatarım sonra kaldığım yerden rüyaya devam… Asansör de
ikinci ve üçüncü katın arasında kalmıştı. Arafta kalanlar gibi ne aşağıya ne
yukarıya aitti, tam ortada çakılıydı. Üçüncü katın asansör kapısını açtım.
Babam aşağıda… Onu yukarı çekmek daha kolay olur diye düşündüm. Bir kahkaha
koyverdim onu görünce. Uykum kaçtı. “Çıkarmıyım mı seni?” Tamam, şaka baba, dedim, Freud ordan bir yerden başını
uzattı, sözü daha fazla uzatmadan elimi uzattım. Ama tamam değilmiş. Babam
elimi tutmak üzereydi ki üçüncü kattaki dairenin kapısı açıldı. Onu gördüm.
Merhaba dedi. Günaydın, dedim. Zaman tatlı bir yumuşaklığa gömüldü. Elimi
çektim. Babamın bana uzanan eli havada kalmış olabilir. Bilmiyorum. Tatlı bir
ses, sanki çenemden nazikçe tutmuş beni kendine döndürmüştü. Bu melodik konuşmadan duyduklarım: Uğraştığımızı
anlayıp kapıyı açmış… ki antre ışık olsun… karıncalar gibi karanlıkta yol
bulamayız nasıl olsa... tam çıkıyormuş o da… ışık ne muazzam bir şey… telefonun
fenerini açarmış artık o da… bize kolay gelsinmiş…
Sağolun, dedim. Ya da demişimdir. Elim gayr-i ihtiyari saçlarıma
uzandı. Yataktan kalktığım gibiydim. Gözlerim çapaklı. Kız hepsini gördü en çok
da koyu mavi baksırımı. Bir buçuk metre kadar gerisindeydim. Elim belime gitti
tekrar. Kayıyordu ne kadar çeksem. Saç diplerim karıncalanmaya başladı,
terlemiştim. Işık ne muaazzam bir şey…
Karıncalar gibi karanlıkta yol bulamayız nasıl olsa… Telefonun ışığında adım
adım basamakları iniyordu.
Kim ki bu kız, dedim anneme eve girince, terim soğumuştu.
Annem bir iki saniye sessiz kaldı. Elindeki işi bırakmadan, öylece
durdu. Zeki Müren’in sesi aramızda melül melül uzadı: Çakıllar elmass ooluuur yıldızların aaltındaa… Müziği kıstı. Gözlerime baktı. Anne ve bıçak… Ancak
soğan doğrarken yan yana gelebilirdi. Görünmez bir el, perdenin bir ucunu
kaldırdı da içeri gün ışığı mı doldu,
elindeki bıçak mı ışıldadı? Gözlerimde hiç görmediği bir parıltı görmüş
de söndürmek istemez gibi tedirgin;
Adı Özge, dedi.
Yutkundu.
Bir şey söyleyecekti. Vazgeçti.
Aramızda anlamsız bir boşluk …
Okuyor mu? Dedim.
Lise mezunu, çalışıyor, dedi.
Ama güzel kız, dedim. Çok güzel.
Aşkın yüreğine bir bıçak atmak ona yakışmazdı.
Bu sefer beklemeden
Çok da tatlı huylu, dedi.
Sonrası sessizlik...
Odama gömüldüm. Bilgisayarımda boş bir word sayfası açtım. İlk
cümle… Her zaman zor değildir. Bütün gün yazdım. Oburca, iştahla, bıkmadan,
usanmadan… Onu yazdım.
Bütün cümlelerde karınca geziyordu. Karıncalar gelip geçiyordu
harflerin altından, üstünden… Kendilerince bir heceleme sistemleri var. Üç
heceli bir sözcüğün ilk ve son hecesini alt satırdaki sözcüğün ilk hecesinin
başına ve sonuna koyuyorlardı örneğin. İnip çıkıyorlar, inip çıkıyorlardı… Bir
mekik gibi boşluğu doluyorlardı. Yeni çıkan çocuk dişleri gibi parlıyordu sonra
kelimeler. Hepsi ne kadar güzeldi!
Ekrana biraz yaklaşınca karıncalar birden yok oluyorlardı.
Kelimeleri yapan onlardı. Hepsi onların el emeği, göz nuruydu. Zihnimde ne
varsa yüklenip gidiyorlardı. Toprağımı eliyorlardı tane tane… Nasıl da mütevazıydılar.
Görünmez olabiliyorlardı işleri bitince.
Güldüm.
Yepyeni bir dil! Bu dili keşfetmemiştim. Sadece bu dilin içine
doğmuş ve hiç yadırgamadan, anne sütü
gibi temiz, oradan yudum yudum beslenmiş olarak yazıyordum.
Yapbozun son parçasını çoktan unutmuştum. Rüyamı unutmuştum. Olanla,
ölene çare yoktu. Olan olmuş, âşık olmuştum!
Babam henüz işten dönmemiş çantayı kavrayan elini, sıkı bir yumruk
yapıp yüzüme gömer gibi; “Kız görme engelli… Sarı nokta denilen bir
rahatsızlığı var. Bir metre ilerisini göremiyor” dememişti.
Ben topal, o kör… Henüz bilmiyordum. Tencere yuvarlanmış kapağını
bulmamıştı. Kurtlu baklanın kör alıcısı olmamıştı. Kırılmamıştım. Bugüne kadar
yadırgamadığım ortezli bacağım birden ağırlaşmamıştı. Yürürken çıkardığı metal
parçaların sürtünme sesi… Bütün benliğimle bu sesten nefret ettiğimi
anlamamıştım. Bacağımı sağa sola vurmamıştım. Sandalyeyi devirmemiştim.
Ardından kendim de düşmemiştim. Babam odama koşmamıştı. Babamla göz göze
gelmemiştim. Babamı ilk kez omuzları sarsıla sarsıla ağlarken görmemiştim. Ona,
bağırmamıştım: Hepsi senin yüzünden,
senin yüzünden!!..
Mutluydum, içime sığmayan bir sevinçle doluydum… Sebepsiz
gülümsüyordum.
Gün boyu perdeyi aralamadığımı akşam olunca anladım. Odam iyiden
iyiye kararmıştı. Yerimden kalkıp perdeye uzandım.
Perdeyi sıyırıp pencereyi açtım. Derin derin nefesler aldım.
Ciğerlerim havayla doldu. Tam geri veriyordum ki yarı karanlıkta kol kola
yürüyen iki kadın dikkatimi çekti. Biri oydu. Yüzüme kan hücum etti birden.
Derhal geri çekildim. Beni görmüş müydü? Hızlıca pencereyi kapatıp perdeyi
çektim. Fakat pencerenin önünden ayrılamadım. İçim içimi yiyordu. Perdeyi
aralayıp bakmaktan da kendimi alamadım. Loş ışıkta cam engelinin ardında
gözlerim onu çarçabuk buldu. Eve iyice yaklaşmışlardı. Bir adım kadar önde
yürüyordu. Nefesimi tuttum. Bir çakıl taşı gibi parlıyordu yüzü…
*
Yıldızlar
erken çıkmıştı bu akşam. Yarın havanın günlük güneşlik olacağını söyledi
kızına. Annesinden kalma bir bilgi… Yıldızlar kaç bin metre uzağındaydı ?
Hiçbirini göremiyordu. Aşağıdan, yukarıdan, yanlarından bir metre ilerisi
karanlıktı, merkezde duruyordu: Gökyüzüsüz, yıldızsız, güneşsiz, aysız… Onun
için sessizce üzüldü.
Hangi
kız, evden çıkıp Gebze-Harem dolmuşlarına binmek için durağa kadar adımlarını
sayardı? Kaldırım taşlarının kırılıp dökülen yerlerini bir iz bellerdi kendine…
Asfaltın kasislerine eğilir bakardı. Önünden geçtiği dut ağacının yeri
şerbetleyen yemişlerini ezmeden üzerinden atlayarak geçer, seyyar köftecinin
baharat kokusuna doğru yürür karşı kaldırıma öyle geçerdi. Çöp konteynırını
eşeleyen kediler korosunu önce dinler, yaklaşınca ancak görürdü renklerini…
Çakıllı alandan yirmi adım yürür sağa sola sapmadan devam eder kaldırımı bulur,
sonra sağa döner on beş adım sonra durağa ulaşırdı… Dolmuşlara el edemezdi. Dibine
kadar gelmeden yazılarını okuyamazdı. Hangi kız yapardı bunu?
Karanlığa
kalınca iş çıkışı durağa kadar gelip alıyordu onu.
Umarım
asansör tamir olmuştur, dedi annesine.
Oldu
kızım, dedi.
Babası
asansörde kapalı kalan genç de kim ki? Dedi.
Annesi
bir iki saniye sessiz kaldı.
Kol kola
yürüyorlardı eve kadar. Kalp atışlarının hızlandığını, hızlı hızlı nefes
aldığını duyuyordu sorarken bunu.
Yeni
komşularımız, dedi.
Yüzünü
seçemedim de, dedi.
Yüzünü
gören cennetlik zaten kızım, evden pek çıkmıyor.
Niye?
Yazıyormuş.
Bacağı
sakat, boydan boya destekli, diyemedi. Perdenin hafifçe aralandığını görür gibi
oldu yukarı bakınca… İki gizli bakış
sanki ikisinin saçlarında, yüzünde geziniyordu.
Aşkın
yüreğine bıçak atmak ona yakışmazdı.
Biraz
geri çekildi.
____________________________________________________________________________
Mihriban İnan Karatepe, Hece Öykü, sayı 90, Aralık-Ocak 2018

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder