Kafam demir parmaklıklara sıkıştı sayende yine… Aklımdan çık.
Medikal malzemeler bölümünden hasta bezi alıyordum. Seni
gördüm. Çocuğu market arabasına güzelce oturtmuştum. Bir kadına ani bir
tutulmayla bakan bir erkek bakışıyla bakıyordun bana, ne hoş... Bakışının odak
noktası bendim. Bir gurur yelpazesi havalandı yüzümde. Eğer bakışın biraz sola
kayarsa çocuğu görecektin. Saniyenin çok altında bir sürede çocuğu fark
etmemeni diledim. Daha da kötüsü, çocuğun arabasını biraz öte iteklemeyi
düşündüm ki bir çocuğum olduğunu görmeyesin... Saniyenin binde birlik bir
süresinde böyle düşündüğüm için kendimden nefret ettim. Derin bir suçluluk
duygusuyla arabayı kendime doğru çektim ki iyice göresin… Gördün. Market
arabasını sıkı sıkı tutarak sana baktım ben de… Dimdik. Bakışımla, duruşumla, ben buyum dedim, hatta daha da fazlası… Anlatsam inanmazsın. Öyle salağım ki
anlatmamı isteyeceksin sanıyorum. Hatta sanmakla kalmıyor, bayağı bayağı
anlatıyorum. İçimde bir monolog… Duyuyor musun?
Ben evliyim, bir de
çocuğum var. Eşim hasta. Bir bebeğin altını değiştirir gibi değiştiriyorum alt
bezini. Tek farkla, elime plastik eldiven takıyorum bu işleri yaparken.
Kıyafetlerini tek tek giydiriyorum. Ellerini, kollarını bir anne şefkatiyle
sıvazlıyorum. Artık o benim eşim değil sanki ben onun annesiyim. Hiçbir şey
hatırlamıyor: Gece boyu tartıştığımızı, öfke anında ilkel bir dürtüye kapılıp
gittiğini, bunu ikimizin de bildiğini ama yine de özür dilemediğini, sabaha
kadar sırtımızı dönüp birbirimize küs yattığımızı, bir kolunu uzatsa bana dokunabilecekken
ve tam dokununca ben de ona doğru dönüp sıcağına gömülüverecekken kılını
kıpırdatmayışını, oysa on beş santim uzağımda yatışını, bu kadar yakınındaki
birini delice özlemek neymiş tecrübe ederken inci gibi yaşlar döktüğümü, tüm bu
tartışmaların üstüne derin derin soluyarak nasıl da uyuyabildiğini, sabah
olunca öfkeyle yerinden kalkıp kapıyı çarpıp çıkarken uyanık olduğumu, bütün
gün belki arar diye telefon elimde dolaştığımı, herkesin arayıp bir onun akşama
kadar aramayışını ve tam umudu kesmişken “Hayatım” diye kaydettiğim numaranın
tatlı tatlı çalmaya başlamasını, boğazımı temizleyip “Alo…” deyişimi, karşıdan
onun sesini beklerken yutkunup nefes alan birinin Lütfi Kırdar Eğitim Araştırma
Hastanesi acil servis kapısından giriş yaptırılan hastanın yakını olup
olmadığımı soruşunu, beni “Hayat Işığım” diye kaydeden birinin elbette en yakını
olduğumu ve daima olacağımı…
Başını çeviriyorsun derhâl. Kasaya yöneliyorsun. Ben, bir
anlığına etekleri bulutlarda uçuşan bir peri kızı olmuşken bir anda küt diye
kendi gerçekliğime düşüyorum. Elimde hasta bezi, yanımda çocuk… Uçuşan
eteklerden eser yok. Altta kot, üstte tişört, saçlar üstünkörü bağlanmış bir atkuyruğu…
Başını çevirmenle marketin uğultusu, ağustos böceklerinin sesi gibi uğulduyor
beynimde:
Nerede oldukları
belirsiz… Cır cır ötüyorlar. Sesin yönünü bulmak zor. Her yerde ve her
taraftalar. Alçalıp yükselen bir koro ya da karşılıklı, çapraz korolar… Biteviye
bir ses. Parmaklığın gerisinde yemyeşil otlar arasında bir serçe kuş…
Böceklerin sesinden kafası şişmiş de gelip konduğuna pişman olmuş gibi otların
arasında aranıp duruyor. Pişman olduğunu aranıp durmasından çıkarıyorum. Bir an
önce aradığını bulacak ve uçup gidecek. Yoksa bu böceklerin sesleri çekilir
gibi değil.
Kafamı demir
parmaklıkların arasından geçirip biraz daha yakından bakayım diyorum minik
kuşa. Yeni bir bakış açısı edineceğim belki de, artık ne düşünüyorsam… Kafamı
geçirmemle kuş pırr diye… Sonra kafam çıkmıyor iki demirin arasından. Cırcır
böceklerinin korosu birden yükseliyor.
Mahalle ilkokulunun
bahçesine bakar şekilde boyunduruğa vurulmuş gibi kalakalıyorum. Mevsim yaz.
Bahçe boş. Onlarca, yüzlerce öğrencinin kahkahasında boğulmadığıma şükretsem mi
yoksa birileri olsaydı hemen müdahale ederlerdi diye hayıflansam mı bilemiyorum.
Tabii o zamanlar ‘hayıflanmak’ kelimesini kullanamayacak kadar küçüğüm.
Kelimesini bilmesem de duygusunu biliyorum.
Bütün hayatım gözümün
önünden film şeridi gibi geçiyor. On sene. İlk dördünü zaten hatırlamıyorum. Çocuk aklım, bu sıkışmayı ölümcül bir vaka
olarak algıladığından o kısacık anda hayatımın filmini seyrettiriyor bana.
Hayatım pek tatlı ve bunu hak edecek hiçbir şey yapmamışım. Tertemiz bir kalple
oracıkta sıkışıp kalmaktan başka…
Dehşete kapılıyor ve o
birkaç saniye içinde öleceğimi düşünüyorum. Yoldan geçen bir kız, başımı iki
eliyle tutup uygun bir açıyla yavaşça çekip çıkarmama yardım ediyor. Onun o
yumuşak elleri olmasa kim bilir daha ne kadar kalacağım orada. Başım, sıkıştığı
yerden kurtulunca, kızın elleri okşamak için saçlarıma uzanıyor. Utancımdan
buna fırsat vermiyor, ağlaya ağlaya arkamı döndüğüm gibi kaçıp gidiyorum.
*
Arkamı döndüğüm gibi… Raftaki bütün hasta bezlerini sökerce
aldım yerinden, köpeğe atar gibi attım market arabasına, bir çuvala teper gibi
bastım. Rafta toplayacak başka ürün kalmadığını görünce, market arabasını
tepeleme doldurduğumu fark ettim. Şimdi, kim bu fazlalıkları geri boşaltacaktı?
Kollarım iki yana düştü. Hüngür hüngür ağlayasım geldi. Allah belamı versin benim, dedim içimden, Allah belamı versin, hem de bin kere… Çocuğum başını çevirip masum
masum yüzüme baktı. Tüm bunları sesli mi söyledim? Bezlerin yarıdan fazlasını
tekrar rafa dizdim, çaresizce… Bana biçilen hayatın neresinden tutacağım
bilemedim. Ellerim market arabasının tutamağına gitti, kasaya doğru yavaş yavaş
arabayı itekledim.
Kasiyer kız, robotik hareketlerle ürünleri tek tek okuttu.
Yüzüme bakmadı. Ben onun saçlarına, dağılan rujuna, bütün gün otura otura yağ
bağlamış yanlarına baktım bu esnada. Uygun bir açıyla kolunu uzatıp kredi
kartımı verdi. Malulen emekli kocam adına edindiğim kredi kartımı, dikkatlice
cüzdanıma yerleştirdim. Saatli bomba gibiydi. Hesap her geçen gün kabarıyordu. Kart
başvurusu yaptığımda taksitli nakit avantajı, geri ödeme kolaylığı, kampanyalar
vs. banka memuresinin ağzında akide şekeri gibi dönüyordu ama ödeme vakti
gelince tüm o sözler, havada uçuşan su balonları gibi deterjanlı bir ıslaklık
bırakarak patlayıveriyordu. Her şey elimde patlayıveriyordu. Koca olsun diye
sevip aldığım adam, elimde patlayıveriyordu. Hasta bir adamı da bırakıp
gidemezdim ki… Vicdanım elimde patlayıveriyordu.
Dolu poşetleri çocuk arabasının iki yanına asarak marketten
çıkmadan önce son bir umutla sağıma soluma bakındım. Buharlaşıp uçmuştun sanki.
Çocuğum, mızıldanmaya başladı tam o
esnada. Seni aramaktan vazgeçer gibi
oldum. Parka doğru ilerledim. Ufaklık, uzaktan uzağa salıncakları görünce el
çırpmaya başladı. Banklar hemen hemen doluydu. İki kadının oturduğu benim de
yanlarına sığışabileceğim bir yere çocuk arabasını yaklaştırıp ufaklığı
yerinden kaldırdım. Tek tek bütün oyuncakları deneyip yorgun düşünce onu tam
gözümün önünde duracak şekilde kumların üzerine oturttum ben de ayaklarımı
sürüyerek kadınların yanına gelip oturdum. O kadar kırgındım ki onlara bir
merhabayı bile çok görerek yüzlerine bile bakmadım. Onların da çok umurunda
değilmişim ki aynı tonda konuşmalarını sürdürdüler:
“Her şeyi konuştuk. Çocuk kimde kalacak, ne olacak…” dedi
biri.
Diğerinden hiç ses gelmedi.
“Önce içim boşalır gibi oldu böyle deyince… Bir kaygı alıyor
insanı. Kim bakacak bize, kime sığınacaksın diye...” dedi.
Bir es verdi. Diğerinden bir karşılık gelmeyince;
“Tam anlaştık derken o geri yaptı.” Diye devam etti.
Buna benzer cümleler… Sanki iki kadın, benim için
konuşturuluyordu. Konuşabilmek… Ne büyük nimetti. İçimi çektim. Her şeyi duyuyordum. Biri kelimeleri
çiğneyerek, bazı sesleri hiç vurgulamadan, direkt yutarak konuşuyor sanırım konuşurken
ağlayıp kelimeleri ıslatmak istemiyordu. Kadının içinde biriken kelimeler ise
bir ifrazat gibi boğazını baskılıyor fakat kelimeler kusmuk gibi akışkan
olmadığından boğazını yırtarak çıkıyor, katı nesneler gibi bütün ağırlığıyla
orta yere düşüyordu. Kelimelerin yok edilmesi gerekiyordu bu yüzden. Diğer
kadın bu kelimeleri daha düşmeden havada yakalıyor, taş gibi, maden gibi
göğsünde parçalıyor, tuz buz ediyordu.
Oracıkta düşündüm. Başımı ellerim arasına aldım. İçimdeki
kelimeler birbirine sürtüne sürtüne bağrımı kum ediyordu. Ben seni gördüm mü?
Sen bana tam bakıyorken, bana bakışını gördüm mü? Biraz daha görünmek için
sana, başımı uzattığımda, sen pırr diye… Öyle acı çekmeyecek gibi… Öyle ani bir
dönüşle... Ruhumun köşeleri, kıyısı, bucağı yok ki benim. Eteğimi toplar gibi
toplayıp gidemiyorum ki ben ruhumla. Ama sen öyle acı çekmeyecek gibi gittin
ki… Boyunduruğa vurulmuş gibi kaldım öyle… Sen gittin mi? Seni bir daha görür
müyüm? Tüm bunları ben uyduruyor olabilir miyim?
Hayır, aklımdan çık. Kafam demir parmaklıklara sıkıştı
sayende yine… Aklımdan çık.
Daha fazla oyalanmamalıyım. Bir an önce evime gitmeli, çocuğu
banyo yaptırmalı, aldıklarımı yerleştirmeli, eşimin yemeğini yedirmeliyim. Şimdi kendi ellerimle kafamı uygun bir açıyla
yavaşça çekip, sıkıştığı yerden çıkarmak zorundayım. Sonra arkamı döndüğüm
gibi… Yaparım bunu. Aklımdan çık.
____________________________________________________________________________
M. İnan Karatepe, Hece Öykü, Ekim-Kasım, Sayı: 95, Yıl: 2019
