Yol o kadar tenhaydı ki
erkenden çıktığına, daha gideceği yere varmadan pişman oldu. Merdiven başında
biraz oturayım da vakit geçsin diye düşündü. Köpeklere vereceği ekmek, torbada
asılı duruyordu. Sabah serinliği, pörsümüş yanaklarını, dokunmasını istemediği
ama yine de boyun eğdiği soğuk bir el gibi okşuyordu. Ürpertiyle tülbendini
burnuna kadar çekerek kendi nefesiyle biraz ısınmaya çalıştı.
O sabah, ilk olarak bir
daha evine asla dönemeyeceğini düşünüyordu. Başını döndürüp bu hissin kaynağını
ararcasına çatıdaki kırık kiremitlerden, taş döşeli girişe kadar tepeden
tırnağa bütün evi süzdü.
Ne evdi ama… İki katlı,
alt katı taş duvarlı, ahşap merdivenleri gıcırdayan; yılların ağırlığıyla bir
yana hafifçe yatmış gibi görünen, yanı başında uzanan elma ve armut
ağaçlarından güç alan, eski ama heybetli bir ev... Kendi evi.
Üst katın penceresini
açık unutmuştu, tül perde rüzgârda havalanıp duruyordu. Perdeyle birlikte
çocuklarının sesi de sokağa yayılıverseydi keşke ama artık hiçbiri yanında
değildi. Kocasının vefatından sonra kızlarını da sırasıyla evlendirmiş, koca
evde yapayalnız kalmıştı. Yukarı çıkmadıkça perdeyi toparlayacak kimse olmazdı.
Basamakları tırmanacak enerjisi olmadığını fark etti yoksunlukla. Aşağıda, tam
da oturduğu yerde, gözü yukarı bakarak perdeyi çekip, pencereyi kapattığını
hayâl etti. Her hayâl ettiği gerçek olsaydı keşke ama nerde… O gelene kadar
perde havalansın dursundu en iyisi, tabii gelebilirse… Kendini iyiden iyiye yaşlanmış
ve yorgun hissediyordu.
Ortalık henüz tam da
hareketlenmemişken mezarlık ziyareti yapıp dönmek istiyordu. Yorgun ayaklarını
sürüyerek zorlukla çıkmıştı evden. Rahat bir ayakkabı giymek yerine merdiven
dibinde duran sokak terliklerini geçirivermişti ayağına. Bundan elli sene evvel
de yine böyle, alelacele ama gecenin bir yarısı ayağında terliklerle kaçmaya
kalkışmıştı bu evden. Karanlıkta ayağı bir şeye takılmasa başaracaktı da…
Devrilen ve tıngır mıngır merdivenlerden aşağı yuvarlanan ibriğin sesi, gecenin
sessizliğinde art ardına patlamış ve onu ele vererek kocasını uyandırmıştı. Hayatında
işitmediği küfürlerin biri bin para sonra kocası tarafından itilip kakılarak
odaya itilmişti. Birkaç ay geçmeden yalınayak da olsa baba evine kaçmayı çok
istemiş ama gözü korktuğundan bir türlü yapamamıştı. Evden çıkıp gidemeyince
gittikçe eve bağlanmış, tutsaklığını kendince bir tutkuya devşirmişti. Sayıklayıp
duruyordu: O kötü kadınlar kocasını elinden alamazlardı. Bütün kabahat
onlardaydı. Dişi köpek kuyruk sallamayınca erkek köpek peşinden gitmezdi. Daha
neler, neler… Kapı gibi duruyordu o şimdi, yuvasını terk etmiyordu. Böyle diye
diye, yıllar yılları kovalamış, kocasının suçları çocuklarının sayısınca
artmış, yüzündeki çizgiler çoğalmış, dönme arzusu; uzak, yabanıl bir hayâle
dönüşmüş, çoluğuyla çocuğuyla her daim baba ocağına gidip gelse de yine oraya
dönememiş ve kendine küs kalmıştı. Ne zamanki kızları büyüyüp onu anlayacak
yaşa gelmişler o da gözyaşlarını içine akıtmaktan artık vazgeçmiş, babalarını
kızlarına şikâyet edercesine bütün derdini onlara sayıp dökmüştü. Hepsi ona hak
veriyor, babalarını suçluyorlardı. Yalnız en küçük kızı:
“Gitmeyi sen istememişsin
anne, kalmaya razı olmuşsun işte…” derdi, yüzüne yüzüne…
Ah Pervin… Kimse bu kadar
doğrudan söylememeli düşüncelerini…
Gitseydi, kalmaya razı
olmasaydı Pervin de ablaları da dünyaya gelmezdi. Bu ev, yuva olmazdı. Ama
çocuklar… Çok acımasızdılar. Bunu göremiyorlardı. Çocuklarından sonra tek
övüncü bu iki katlı ev kalmıştı. Kızları ve kocasının ardından tam da bugün
dışarı çıkarken artık kendisinin de onu tümüyle terk edeceğini hissediyordu.
Nefes alıp verdikçe
göğsünü sıkıştıran sonra boğazına doğru yükselen, çenesinin iki tarafında
yumruk gibi toparlanan bir baskı… Erkenden çıktığına yordu. Dağlara doğru
bakarak derin bir nefes aldı. Kuşlar doruklarda dönüp duruyordu. Kimi kızıl,
kimi sarıya çalmış yapraklarıyla öbek öbek ağaçlar, rüzgârda kıpır kıpırdı.
İçlerinde binlerce kuş olduğunu hayal etti. Güneş, en tepedeki yaprakların
arkasında, sonbahar göğünü boydan boya kızıla boyuyor ama havanın nemli soğuğu,
somut bir varlık gibi ısınmadan orada duruyordu.
Sırtına kalın bir şey de
geçirmemişti. Örgü yeleğinin önlerini kavuşturdu üşümemek için. Ellerini
ceplerine sokuşturdu. Cebinin birinde bir çatal iğne, diğerinde katlanmış bir
mendil... İğneyi ve mendili avuçlayarak ellerini ceplerinde yumruk yaptı. İki
cebi de, içine irice birer taş konmuş gibi şişmişti. Nefes alıp verdikçe tülbendi
ıslanıyor ve dudaklarına yapışıyordu.
Bir müddet gidince
arkasından pıfıdık pıfıdık bir takım sesler duyduğunu sandı. Sağlı, sollu,
kalabalık, ölçülü ve yumuşak adımlar… Tedirgin bir şekilde bir yanına baktı.
Tam hizasında olmasa da biraz gerisinde, sağından bir köpeğin ona eşlik
ettiğini gördü. Sesler daha fazlaydı. Sonra diğer yanına baktı, bir köpek
daha... Tam arkasını dönünce daha geriden bir köpeğin daha peşinden geldiğini
gördü. Bunlar artan yemekleri, kuru ekmekleri önlerine attığı başıboş sokak köpekleriydi.
Kendisi durunca köpekler de duruyor, hareket edince onunla birlikte yavaş yavaş
yürüyorlardı. Köpeklerin kendisine eşlik ettiğini anladı. İçine bir sıcaklık
yayıldı. Örgü yeleğinin sarmaladığı kalbi, köpekler için Tanrı’ya şükretti.
Köpeklerin korumasında yürürken, gözleri yol boyunca sıralı evlerin
balkonlarında geziniyordu. Kurutulmuş patlıcanlar, biberler, bamyalar gerdanlık
gibi duvarlara çivilenmişti. Birileri sabah sabah balkona çıkar da ardı sıra
gelen köpekleri görür ve belki bir parça ekmek atar diye bekledi. Gerçi
köpeklerin şimdilik ekmek istediği yoktu. Sadece ona eşlik ediyorlardı. Yine de
bu davranışlarını ödüllendirmek istiyordu içten içe… Çünkü onlar yanındayken yürüyüşüne
bir rahvanlık gelmiş, fark edilme endişesinden iyice uzaklaşmıştı.
Hep birlikte, çok da uzak
olmayan mezarlığın önüne kadar geldiler. Yüzünde, halinden memnun bir gülümseme
geziniyordu. Tam mezarlığın yeşil demir kapısını açacakken nerede olduğunu
hatırlayarak daha ciddi bir hâl takındı ve köpeklere dönerek; “Artık siz
gelmeyin”, dedi. Köpekler kapının gerisinde durarak, anlamış gibi popoları
üzerine çöktüler. “Bunlar her şeyi anlıyor hayret!” diye gizlice sevindi.
Kapının hemen dibinde
böğürtlenler yemiş vermişti. Uzanıp koparmaya utandı. Karnını doyurmaya
gelmemişti. Belki çıkarken bir avuç toplardı, tadımlık… Mezarlara doğru yavaş adımlarla
yürüyordu. Köpekler, o yürüdükçe, böğürtlenlerin, sıra sıra çamların gerisinde
görünmez oldular. Kozalaklar yerlere düşmüştü. Başka zaman ve yerde olsa
hepsini eteğine toplardı fakat şimdi sırası değildi. Sararmış çam iğnelerini
ayakları altında çıtır çıtır ezerek, basıp da düşmemek için kozalakları sağa
sola ittirerek eşinin mezarına kadar geldi. Mermerin kenarına oturdu. Biraz
soluklandı.
Ellerini mezar toprağı
üzerinde gezdirdi. Çimenler kurumuş, ektiği çiçekler solmuştu. Ellerini
sararmış çimenlerin üzerinde gezdirirken aklına kocasının ağarmış göğüs kılları
geldi. “Tövbe bismillah!” diyerek hemen çekiverdi elini. Soluna tükürdü. Kör
olasıca şeytan, nereden çıkmıştı?! Yüzünü tekrar mezara döndü. Kendini meşgul
edecek bir iş arandı. Kurumuş yapraklar, hem mezar toprağına hem mermerlerin
üzerine düşmüştü. Elleriyle tek tek temizledi onları. Mermer tozu, parmak
uçlarını beyazlatmıştı. Elinin tozunu silker gibi mezar taşına hafifçe vurdu.
Sonra biraz daha hızlı vurdu, vurdu… Sanki tokatlıyordu.
“Hey gidinin Muzaffer ustası”,
dedi seslice…
“Sen böyle yatacak adam
mıydın?”
Cevap bekler gibi hafifçe eğilip kulak verdi.
Ses yok.
“Neydi o kükremeler, yeri göğü inletmeler?”
“Şimdi sessizsin ha?”
Dedi.
“Hadi yine vara yoğa bağırsana…”
Mermerin kenarına
oturmuştu. Gözleri terliğine ilişti. Uzandı terliğin tekini çıkarıp eline aldı.
Onu da mezar taşına vurmaya başladı. O da mı tozlanmıştı? Gittikçe
hırslanıyordu. Eliyle yetmezmiş gibi şimdi de terliğiyle mezar taşını
tokatlıyordu. Yaptığının gayet farkındaydı. Hatta o saniye aklına Kemal
Sunal’ın “Tokatçı” filmi geldi. O tokat başkaydı ama gelmişti işte.
“Sen de benim ömrümü
çaldın be Muzaffer usta”, dedi.
Terliğin tersiyle en
kuvvetli ve son bir şaplak indiriverdi mezar taşına.
*
Yaprakların arasından
başını uzatmış bir sincap, iki eliyle tuttuğu palamudu dişlemeye uğraşıyordu.
Tam aşağısında elinde terliğiyle mezar taşını döven deli bir kadına bakmaktan
bir türlü palamudu çıtlatamıyordu. Derken palamut tam düşmesi gereken yere,
kadının başına düşüverdi. Kadın başını kaldırınca sincapla göz göze geldiler.
Yaptığının görülmüş olmasından o derece rahatsız oldu ki evden niye terlikle ve
sabahın köründe çıktığını o dakika anladı.
Utanarak sağına soluna
bakındı, kimsecikler yoktu, eteğini toplayarak oturduğu yerden hızlıca kalktı.
Telaşından terliğini ayağına geçirmekte zorlanıyordu. Sanki terliğinin teki
orada kalmak istiyor, istemediği yere götürülen bir çocuk gibi ayak sürüyordu.
Kapıya yöneldiğini gören
köpeklerden ikisi hemen ayağa dikeldiler. Diğeri oturmaya devam ediyordu.
Köpeklerin yanına kadar geldi. Eğildi, oturan köpeğe baktı. Bir terslik mi
vardı? Köpek de başını kaldırmış ona bakıyordu. Yoksa o da mı yaptığını görmüştü?
Mütemadiyen kuyruğunu sallıyordu. “Ah seni gidi, seni…”, diyerek köpeğin başını
okşadı. Sözde şirinlik yapıyordu. Köpeğin başı, kendi ellerinden sıcaktı.
Okşamaya devam etti. Köpeğin kahverengi gözlerine daha yakından baktı.
Gözlerinin kahvesi ışıl ışıldı. Gözbebeklerine doğru hârelenen bir ışıltı… Bu
ışıltıda hiçbir suçlama yoktu. “Çok şükür…” dedi, rahatlayarak. Köpek de
hafifçe burnunu uzatarak onun gözlerine baktı. Kokusunu içine çekti.
Gözbebeklerinin iki siyah bilyesine gözlerini dikti… Bir an için içi titredi
kadının. Hava serindi. Mezarlık soğuk. Daha ne olacaktı? Köpeğin olan biteni
görmediğine iyice kanaat getirdi. Artık gitmeliydi. Doğruldu, kapıya doğru bir
adım atacak oldu. Bacaklarında bir katılık… Kımıldayamıyordu. Elleriyle
dizlerini yoklamak istedi. Ellerinin yerde olduğunu fark etti. Elleri ayak
olmuştu. Köpek ayağı. Daha doğrusu elleri yoktu, dört ayağı vardı. Köpeğin
içine girmişti!
Aniden ayağa kalktı
köpek, içindeki kadınla… Pıfıdık pıfıdık mezara doğru yürüdü. Ne yapacaktı?
Kuyruğunu mütemadiyen sallıyordu. Boz rengine bir parlaklık gelmişti. Yerde çam
iğneleri köpeğin patilerine batıyor, kadın bu batışları tabanlarında hissediyor
ama köpek hiç aldırmıyordu. Mezarın başına kadar geldi köpek. Üzerindeki
çiçekleri kokladı. Sonra mezarın etrafında dört döndü ve en son mezarın
ayakucunda durmaya karar verdi. Rahatsız gibiydi. Sonra sağ bacağını kaldırıp…
“Hayır, hayır! Bunu burada yapamazsın!
Yapamayız! Şapşal köpek!”
Olan olmuştu.
Rahatlayan köpek diğer
köpeklerin yanına doğru hızla koşmaya başladı, aralarına girmeden neşeli
adımlarla ve ani bir kararla başını döndürüp böğürtlenlere yöneldi. Dikenlere
aldırmadan kafasını sık dalların arasına soktu. Büyük bir iştahla, en olgun
böğürtlenlerin tümünü afiyetle yedi.
Köpeğin içindeyken kadın,
kendi katılaşmış bedenini orada, demir kapının önünde, çam ağacının yanı
başında, ayakta beklerken görüyordu. Kendisi köpeğin fıkır fıkır bedeninde,
derisini yırtmaya çalışıyor, içinden çıkamıyor ve katılaşmış kendi gözleriyle
göz göze gelmeyi arzuluyordu. Göz göze gelebilirse köpeğin bedeninden
çıkabileceğini nedense biliyordu. Kahrolası köpek, kadının katılaşmış bedenini
koklayıp duruyor, başını yukarı bir türlü kaldırmıyordu.
Ne kadar zaman geçti
bilinmez, bir anda köpek kadının karnına doğru patilerini koydu ve çok şükür
başını da kaldırmış oldu. Kendi bedenine geçer geçmez kadın, itiverdi it oğlu
iti… Köpeğin içinden çıkınca, köpek havası sönmüş bir balon gibi buruştu. Birbirlerinden
yırtılır gibi ayrıldılar. İkisi de nefes nefese, bir yana düştü.
Utanç içindeydi kadın. Başını
elleri arasına aldı. Ne yapmıştı?! Böyle bir şeyi asla yapmak istemezdi. Eve
vardığında merdiven başında, çiviye asılı torbadan kuru ekmekleri çıkartıp
köpeklere vermeyi düşünen kendisiydi. Aklına asla böyle kötülükler gelmezdi. İyi
bir insandı o. Niye böyle olmuştu?
Düşündükçe eli, koluna doğru, naylon torbanın
düğümünü çözüp içinden ekmeği alıyormuş gibi gerildi. İyi bir insan olduğunu
kendi kendine hatırlatıyordu ama yapılan kötülük de buz gibi ortadaydı. Her
şeyi o köpek yapmıştı. Her şey onun suçuydu. Artık bir şey vermek istemiyordu o
köpeklere, dokunmak istemiyordu onlara hiç… Diğer koluyla, gerilen kolunu biraz
ovuşturdu sonra iki kolunu da göğsünde birleştirerek karnına doğru iyice
büzüldü. Titreyen parmaklarıyla yeleğinin düğmelerini arandı. Düğmelerden biri
kopmuştu. İçine girdiği köpek, patilerini karnına koyunca düğmeyi de bir
şekilde kopartmış olmalıydı. Çatal iğneyle ilik yerinden yeleğin iki yanını
tutturdu. Diğer cebinden mendilini çıkardı ve “Ah Muzaffer ah! Bıraktın gittin
beni böyle bir başıma…” diyerek, kocası yeni ölmüş gibi sarsıla sarsıla ağladı.
O
sırada demir kapının gerisinden köpeklerin sesi duyuldu. Ağlaması bir an durmuş
içine korku dolmuştu. Burnunu çeke çeke, kolunun tersiyle sildi gözlerini.
Kalkıp kalkmamakta bir an tereddüt etti. Bir müddet seslerini dinledi.
Köpekler, zayıf zayıf, sesleri kısılana kadar havlayıp durdular. Sonra sesleri
kesildi. “Belki de gitmişlerdir”, dedi kendi kendine.
Yol
o kadar tenhaydı ki erkenden çıktığına, daha gideceği yere varmadan pişman
oldu. Merdiven başında biraz oturayım da vakit geçsin diye düşündü. Köpeklere
vereceği ekmek, torbada asılı duruyordu. Kendisini iyiden iyiye yaşlanmış ve
yorgun hissediyordu. Başını ahşap tırabzanlara dayadı. Tatlı bir uyku… Sabah
çiği gibi üzerine yağıyor, göz kapakları gittikçe ağırlaşıyordu. Sonunda uykuya
yenik düştü. Rüyasında kocasının mezarına kadar gidiyor, başına acayip işler
geliyordu. Uykusunda üşüyor ancak bir türlü uyanamıyordu. Elma ve armut
ağacının dallarına konmuş kuşların bile gözleri yumuktu. Yapraklar hafif hafif
titreşiyor, hışırtılı bir ses eşliğinde hepsi, uykunun kollarına yatmış mışıl
mışıl uyuyorlardı.
Uzun
uzun telefon çaldı. Üst katın açık kalmış penceresinden tülle birlikte zil sesi
de havalanıp sokağa yayıldı. Zil sesi önce uyuyan kuşları uyandırdı, hepsi
birden havalandılar. Dal esnedi. Sanki merdivenlerden bir ibrik yuvarlandı.
Geldi kadının kucağına oturdu. Ağırlaşan kulakları birden açıldı ve sıçrayarak
uyandı. Soğuk soğuk terlemişti. İçi titredi. Önce ne olduğunu anlayamadı.
Düşünmeye çalışıyordu. Uykunun kat kat örtülerini üzerinden tam da atamamışken
zil sesinin, sonunda telefon sesi olduğuna kanaat getirdi. Kızı Pervin mi
arıyordu? Muhtemelen öyleydi. Kendine baktı. Merdiven dibinde oturuyordu. Bir
yere mi gidecekti? Hatırlayamadı. Kesin Pervin arıyordu. Sokak terliklerini
çıkardı; “Telefon kapanmasa bari”, diye diye, zorlukla basamakları tırmandı.
Mihriban İnan, Hece Öykü Dergisi, s.111, Haziran-Temmuz, 2022