17 Mart 2023 Cuma

TOKATÇI

 

Yol o kadar tenhaydı ki erkenden çıktığına, daha gideceği yere varmadan pişman oldu. Merdiven başında biraz oturayım da vakit geçsin diye düşündü. Köpeklere vereceği ekmek, torbada asılı duruyordu. Sabah serinliği, pörsümüş yanaklarını, dokunmasını istemediği ama yine de boyun eğdiği soğuk bir el gibi okşuyordu. Ürpertiyle tülbendini burnuna kadar çekerek kendi nefesiyle biraz ısınmaya çalıştı.

O sabah, ilk olarak bir daha evine asla dönemeyeceğini düşünüyordu. Başını döndürüp bu hissin kaynağını ararcasına çatıdaki kırık kiremitlerden, taş döşeli girişe kadar tepeden tırnağa bütün evi süzdü.

Ne evdi ama… İki katlı, alt katı taş duvarlı, ahşap merdivenleri gıcırdayan; yılların ağırlığıyla bir yana hafifçe yatmış gibi görünen, yanı başında uzanan elma ve armut ağaçlarından güç alan, eski ama heybetli bir ev... Kendi evi.

Üst katın penceresini açık unutmuştu, tül perde rüzgârda havalanıp duruyordu. Perdeyle birlikte çocuklarının sesi de sokağa yayılıverseydi keşke ama artık hiçbiri yanında değildi. Kocasının vefatından sonra kızlarını da sırasıyla evlendirmiş, koca evde yapayalnız kalmıştı. Yukarı çıkmadıkça perdeyi toparlayacak kimse olmazdı. Basamakları tırmanacak enerjisi olmadığını fark etti yoksunlukla. Aşağıda, tam da oturduğu yerde, gözü yukarı bakarak perdeyi çekip, pencereyi kapattığını hayâl etti. Her hayâl ettiği gerçek olsaydı keşke ama nerde… O gelene kadar perde havalansın dursundu en iyisi, tabii gelebilirse… Kendini iyiden iyiye yaşlanmış ve yorgun hissediyordu.

Ortalık henüz tam da hareketlenmemişken mezarlık ziyareti yapıp dönmek istiyordu. Yorgun ayaklarını sürüyerek zorlukla çıkmıştı evden. Rahat bir ayakkabı giymek yerine merdiven dibinde duran sokak terliklerini geçirivermişti ayağına. Bundan elli sene evvel de yine böyle, alelacele ama gecenin bir yarısı ayağında terliklerle kaçmaya kalkışmıştı bu evden. Karanlıkta ayağı bir şeye takılmasa başaracaktı da… Devrilen ve tıngır mıngır merdivenlerden aşağı yuvarlanan ibriğin sesi, gecenin sessizliğinde art ardına patlamış ve onu ele vererek kocasını uyandırmıştı. Hayatında işitmediği küfürlerin biri bin para sonra kocası tarafından itilip kakılarak odaya itilmişti. Birkaç ay geçmeden yalınayak da olsa baba evine kaçmayı çok istemiş ama gözü korktuğundan bir türlü yapamamıştı. Evden çıkıp gidemeyince gittikçe eve bağlanmış, tutsaklığını kendince bir tutkuya devşirmişti. Sayıklayıp duruyordu: O kötü kadınlar kocasını elinden alamazlardı. Bütün kabahat onlardaydı. Dişi köpek kuyruk sallamayınca erkek köpek peşinden gitmezdi. Daha neler, neler… Kapı gibi duruyordu o şimdi, yuvasını terk etmiyordu. Böyle diye diye, yıllar yılları kovalamış, kocasının suçları çocuklarının sayısınca artmış, yüzündeki çizgiler çoğalmış, dönme arzusu; uzak, yabanıl bir hayâle dönüşmüş, çoluğuyla çocuğuyla her daim baba ocağına gidip gelse de yine oraya dönememiş ve kendine küs kalmıştı. Ne zamanki kızları büyüyüp onu anlayacak yaşa gelmişler o da gözyaşlarını içine akıtmaktan artık vazgeçmiş, babalarını kızlarına şikâyet edercesine bütün derdini onlara sayıp dökmüştü. Hepsi ona hak veriyor, babalarını suçluyorlardı. Yalnız en küçük kızı:

“Gitmeyi sen istememişsin anne, kalmaya razı olmuşsun işte…” derdi, yüzüne yüzüne…

Ah Pervin… Kimse bu kadar doğrudan söylememeli düşüncelerini…

Gitseydi, kalmaya razı olmasaydı Pervin de ablaları da dünyaya gelmezdi. Bu ev, yuva olmazdı. Ama çocuklar… Çok acımasızdılar. Bunu göremiyorlardı. Çocuklarından sonra tek övüncü bu iki katlı ev kalmıştı. Kızları ve kocasının ardından tam da bugün dışarı çıkarken artık kendisinin de onu tümüyle terk edeceğini hissediyordu.

Nefes alıp verdikçe göğsünü sıkıştıran sonra boğazına doğru yükselen, çenesinin iki tarafında yumruk gibi toparlanan bir baskı… Erkenden çıktığına yordu. Dağlara doğru bakarak derin bir nefes aldı. Kuşlar doruklarda dönüp duruyordu. Kimi kızıl, kimi sarıya çalmış yapraklarıyla öbek öbek ağaçlar, rüzgârda kıpır kıpırdı. İçlerinde binlerce kuş olduğunu hayal etti. Güneş, en tepedeki yaprakların arkasında, sonbahar göğünü boydan boya kızıla boyuyor ama havanın nemli soğuğu, somut bir varlık gibi ısınmadan orada duruyordu.

Sırtına kalın bir şey de geçirmemişti. Örgü yeleğinin önlerini kavuşturdu üşümemek için. Ellerini ceplerine sokuşturdu. Cebinin birinde bir çatal iğne, diğerinde katlanmış bir mendil... İğneyi ve mendili avuçlayarak ellerini ceplerinde yumruk yaptı. İki cebi de, içine irice birer taş konmuş gibi şişmişti. Nefes alıp verdikçe tülbendi ıslanıyor ve dudaklarına yapışıyordu.

Bir müddet gidince arkasından pıfıdık pıfıdık bir takım sesler duyduğunu sandı. Sağlı, sollu, kalabalık, ölçülü ve yumuşak adımlar… Tedirgin bir şekilde bir yanına baktı. Tam hizasında olmasa da biraz gerisinde, sağından bir köpeğin ona eşlik ettiğini gördü. Sesler daha fazlaydı. Sonra diğer yanına baktı, bir köpek daha... Tam arkasını dönünce daha geriden bir köpeğin daha peşinden geldiğini gördü. Bunlar artan yemekleri, kuru ekmekleri önlerine attığı başıboş sokak köpekleriydi. Kendisi durunca köpekler de duruyor, hareket edince onunla birlikte yavaş yavaş yürüyorlardı. Köpeklerin kendisine eşlik ettiğini anladı. İçine bir sıcaklık yayıldı. Örgü yeleğinin sarmaladığı kalbi, köpekler için Tanrı’ya şükretti. Köpeklerin korumasında yürürken, gözleri yol boyunca sıralı evlerin balkonlarında geziniyordu. Kurutulmuş patlıcanlar, biberler, bamyalar gerdanlık gibi duvarlara çivilenmişti. Birileri sabah sabah balkona çıkar da ardı sıra gelen köpekleri görür ve belki bir parça ekmek atar diye bekledi. Gerçi köpeklerin şimdilik ekmek istediği yoktu. Sadece ona eşlik ediyorlardı. Yine de bu davranışlarını ödüllendirmek istiyordu içten içe… Çünkü onlar yanındayken yürüyüşüne bir rahvanlık gelmiş, fark edilme endişesinden iyice uzaklaşmıştı.

Hep birlikte, çok da uzak olmayan mezarlığın önüne kadar geldiler. Yüzünde, halinden memnun bir gülümseme geziniyordu. Tam mezarlığın yeşil demir kapısını açacakken nerede olduğunu hatırlayarak daha ciddi bir hâl takındı ve köpeklere dönerek; “Artık siz gelmeyin”, dedi. Köpekler kapının gerisinde durarak, anlamış gibi popoları üzerine çöktüler. “Bunlar her şeyi anlıyor hayret!” diye gizlice sevindi.

Kapının hemen dibinde böğürtlenler yemiş vermişti. Uzanıp koparmaya utandı. Karnını doyurmaya gelmemişti. Belki çıkarken bir avuç toplardı, tadımlık… Mezarlara doğru yavaş adımlarla yürüyordu. Köpekler, o yürüdükçe, böğürtlenlerin, sıra sıra çamların gerisinde görünmez oldular. Kozalaklar yerlere düşmüştü. Başka zaman ve yerde olsa hepsini eteğine toplardı fakat şimdi sırası değildi. Sararmış çam iğnelerini ayakları altında çıtır çıtır ezerek, basıp da düşmemek için kozalakları sağa sola ittirerek eşinin mezarına kadar geldi. Mermerin kenarına oturdu. Biraz soluklandı.

Ellerini mezar toprağı üzerinde gezdirdi. Çimenler kurumuş, ektiği çiçekler solmuştu. Ellerini sararmış çimenlerin üzerinde gezdirirken aklına kocasının ağarmış göğüs kılları geldi. “Tövbe bismillah!” diyerek hemen çekiverdi elini. Soluna tükürdü. Kör olasıca şeytan, nereden çıkmıştı?! Yüzünü tekrar mezara döndü. Kendini meşgul edecek bir iş arandı. Kurumuş yapraklar, hem mezar toprağına hem mermerlerin üzerine düşmüştü. Elleriyle tek tek temizledi onları. Mermer tozu, parmak uçlarını beyazlatmıştı. Elinin tozunu silker gibi mezar taşına hafifçe vurdu. Sonra biraz daha hızlı vurdu, vurdu… Sanki tokatlıyordu.

“Hey gidinin Muzaffer ustası”, dedi seslice…

“Sen böyle yatacak adam mıydın?”

 Cevap bekler gibi hafifçe eğilip kulak verdi. Ses yok.

 “Neydi o kükremeler, yeri göğü inletmeler?”

“Şimdi sessizsin ha?” Dedi.

 “Hadi yine vara yoğa bağırsana…”

Mermerin kenarına oturmuştu. Gözleri terliğine ilişti. Uzandı terliğin tekini çıkarıp eline aldı. Onu da mezar taşına vurmaya başladı. O da mı tozlanmıştı? Gittikçe hırslanıyordu. Eliyle yetmezmiş gibi şimdi de terliğiyle mezar taşını tokatlıyordu. Yaptığının gayet farkındaydı. Hatta o saniye aklına Kemal Sunal’ın “Tokatçı” filmi geldi. O tokat başkaydı ama gelmişti işte.

“Sen de benim ömrümü çaldın be Muzaffer usta”, dedi.

Terliğin tersiyle en kuvvetli ve son bir şaplak indiriverdi mezar taşına.

                                                      *

Yaprakların arasından başını uzatmış bir sincap, iki eliyle tuttuğu palamudu dişlemeye uğraşıyordu. Tam aşağısında elinde terliğiyle mezar taşını döven deli bir kadına bakmaktan bir türlü palamudu çıtlatamıyordu. Derken palamut tam düşmesi gereken yere, kadının başına düşüverdi. Kadın başını kaldırınca sincapla göz göze geldiler. Yaptığının görülmüş olmasından o derece rahatsız oldu ki evden niye terlikle ve sabahın köründe çıktığını o dakika anladı.

Utanarak sağına soluna bakındı, kimsecikler yoktu, eteğini toplayarak oturduğu yerden hızlıca kalktı. Telaşından terliğini ayağına geçirmekte zorlanıyordu. Sanki terliğinin teki orada kalmak istiyor, istemediği yere götürülen bir çocuk gibi ayak sürüyordu.

Kapıya yöneldiğini gören köpeklerden ikisi hemen ayağa dikeldiler. Diğeri oturmaya devam ediyordu. Köpeklerin yanına kadar geldi. Eğildi, oturan köpeğe baktı. Bir terslik mi vardı? Köpek de başını kaldırmış ona bakıyordu. Yoksa o da mı yaptığını görmüştü? Mütemadiyen kuyruğunu sallıyordu. “Ah seni gidi, seni…”, diyerek köpeğin başını okşadı. Sözde şirinlik yapıyordu. Köpeğin başı, kendi ellerinden sıcaktı. Okşamaya devam etti. Köpeğin kahverengi gözlerine daha yakından baktı. Gözlerinin kahvesi ışıl ışıldı. Gözbebeklerine doğru hârelenen bir ışıltı… Bu ışıltıda hiçbir suçlama yoktu. “Çok şükür…” dedi, rahatlayarak. Köpek de hafifçe burnunu uzatarak onun gözlerine baktı. Kokusunu içine çekti. Gözbebeklerinin iki siyah bilyesine gözlerini dikti… Bir an için içi titredi kadının. Hava serindi. Mezarlık soğuk. Daha ne olacaktı? Köpeğin olan biteni görmediğine iyice kanaat getirdi. Artık gitmeliydi. Doğruldu, kapıya doğru bir adım atacak oldu. Bacaklarında bir katılık… Kımıldayamıyordu. Elleriyle dizlerini yoklamak istedi. Ellerinin yerde olduğunu fark etti. Elleri ayak olmuştu. Köpek ayağı. Daha doğrusu elleri yoktu, dört ayağı vardı. Köpeğin içine girmişti!

Aniden ayağa kalktı köpek, içindeki kadınla… Pıfıdık pıfıdık mezara doğru yürüdü. Ne yapacaktı? Kuyruğunu mütemadiyen sallıyordu. Boz rengine bir parlaklık gelmişti. Yerde çam iğneleri köpeğin patilerine batıyor, kadın bu batışları tabanlarında hissediyor ama köpek hiç aldırmıyordu. Mezarın başına kadar geldi köpek. Üzerindeki çiçekleri kokladı. Sonra mezarın etrafında dört döndü ve en son mezarın ayakucunda durmaya karar verdi. Rahatsız gibiydi. Sonra sağ bacağını kaldırıp…

 “Hayır, hayır! Bunu burada yapamazsın! Yapamayız! Şapşal köpek!”

Olan olmuştu.

Rahatlayan köpek diğer köpeklerin yanına doğru hızla koşmaya başladı, aralarına girmeden neşeli adımlarla ve ani bir kararla başını döndürüp böğürtlenlere yöneldi. Dikenlere aldırmadan kafasını sık dalların arasına soktu. Büyük bir iştahla, en olgun böğürtlenlerin tümünü afiyetle yedi.

Köpeğin içindeyken kadın, kendi katılaşmış bedenini orada, demir kapının önünde, çam ağacının yanı başında, ayakta beklerken görüyordu. Kendisi köpeğin fıkır fıkır bedeninde, derisini yırtmaya çalışıyor, içinden çıkamıyor ve katılaşmış kendi gözleriyle göz göze gelmeyi arzuluyordu. Göz göze gelebilirse köpeğin bedeninden çıkabileceğini nedense biliyordu. Kahrolası köpek, kadının katılaşmış bedenini koklayıp duruyor, başını yukarı bir türlü kaldırmıyordu.

Ne kadar zaman geçti bilinmez, bir anda köpek kadının karnına doğru patilerini koydu ve çok şükür başını da kaldırmış oldu. Kendi bedenine geçer geçmez kadın, itiverdi it oğlu iti… Köpeğin içinden çıkınca, köpek havası sönmüş bir balon gibi buruştu. Birbirlerinden yırtılır gibi ayrıldılar. İkisi de nefes nefese, bir yana düştü.

Utanç içindeydi kadın. Başını elleri arasına aldı. Ne yapmıştı?! Böyle bir şeyi asla yapmak istemezdi. Eve vardığında merdiven başında, çiviye asılı torbadan kuru ekmekleri çıkartıp köpeklere vermeyi düşünen kendisiydi. Aklına asla böyle kötülükler gelmezdi. İyi bir insandı o. Niye böyle olmuştu?

 Düşündükçe eli, koluna doğru, naylon torbanın düğümünü çözüp içinden ekmeği alıyormuş gibi gerildi. İyi bir insan olduğunu kendi kendine hatırlatıyordu ama yapılan kötülük de buz gibi ortadaydı. Her şeyi o köpek yapmıştı. Her şey onun suçuydu. Artık bir şey vermek istemiyordu o köpeklere, dokunmak istemiyordu onlara hiç… Diğer koluyla, gerilen kolunu biraz ovuşturdu sonra iki kolunu da göğsünde birleştirerek karnına doğru iyice büzüldü. Titreyen parmaklarıyla yeleğinin düğmelerini arandı. Düğmelerden biri kopmuştu. İçine girdiği köpek, patilerini karnına koyunca düğmeyi de bir şekilde kopartmış olmalıydı. Çatal iğneyle ilik yerinden yeleğin iki yanını tutturdu. Diğer cebinden mendilini çıkardı ve “Ah Muzaffer ah! Bıraktın gittin beni böyle bir başıma…” diyerek, kocası yeni ölmüş gibi sarsıla sarsıla ağladı.

O sırada demir kapının gerisinden köpeklerin sesi duyuldu. Ağlaması bir an durmuş içine korku dolmuştu. Burnunu çeke çeke, kolunun tersiyle sildi gözlerini. Kalkıp kalkmamakta bir an tereddüt etti. Bir müddet seslerini dinledi. Köpekler, zayıf zayıf, sesleri kısılana kadar havlayıp durdular. Sonra sesleri kesildi. “Belki de gitmişlerdir”, dedi kendi kendine.

Yol o kadar tenhaydı ki erkenden çıktığına, daha gideceği yere varmadan pişman oldu. Merdiven başında biraz oturayım da vakit geçsin diye düşündü. Köpeklere vereceği ekmek, torbada asılı duruyordu. Kendisini iyiden iyiye yaşlanmış ve yorgun hissediyordu. Başını ahşap tırabzanlara dayadı. Tatlı bir uyku… Sabah çiği gibi üzerine yağıyor, göz kapakları gittikçe ağırlaşıyordu. Sonunda uykuya yenik düştü. Rüyasında kocasının mezarına kadar gidiyor, başına acayip işler geliyordu. Uykusunda üşüyor ancak bir türlü uyanamıyordu. Elma ve armut ağacının dallarına konmuş kuşların bile gözleri yumuktu. Yapraklar hafif hafif titreşiyor, hışırtılı bir ses eşliğinde hepsi, uykunun kollarına yatmış mışıl mışıl uyuyorlardı.

Uzun uzun telefon çaldı. Üst katın açık kalmış penceresinden tülle birlikte zil sesi de havalanıp sokağa yayıldı. Zil sesi önce uyuyan kuşları uyandırdı, hepsi birden havalandılar. Dal esnedi. Sanki merdivenlerden bir ibrik yuvarlandı. Geldi kadının kucağına oturdu. Ağırlaşan kulakları birden açıldı ve sıçrayarak uyandı. Soğuk soğuk terlemişti. İçi titredi. Önce ne olduğunu anlayamadı. Düşünmeye çalışıyordu. Uykunun kat kat örtülerini üzerinden tam da atamamışken zil sesinin, sonunda telefon sesi olduğuna kanaat getirdi. Kızı Pervin mi arıyordu? Muhtemelen öyleydi. Kendine baktı. Merdiven dibinde oturuyordu. Bir yere mi gidecekti? Hatırlayamadı. Kesin Pervin arıyordu. Sokak terliklerini çıkardı; “Telefon kapanmasa bari”, diye diye, zorlukla basamakları tırmandı.

                                               Mihriban İnan, Hece Öykü Dergisi, s.111, Haziran-Temmuz, 2022