Adım Buğlem. Boğum boğum, düğüm düğüm Buğlem. Baba adım:
Buğra. Anne adım: Leman. Ortak bir aşkın meyvesiyim. Annemle babamın isimlerini
tam ortadan(?) ikiye bölüp birleştiriyorsun; al sana Buğlem! Bir anlamı da var mı
acaba, diye Google Çeviri’ye bakıyor bizimkiler: Cenneti müjdeleyen melek, çıkıyor. Yersen. Afiyetle yiyorlar tabii…
Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki tane… Hem anlamlı, hem oyunlu bir isim
koymuş oluyorlar böylelikle biricik kızlarına.
Buğlem uyuyor; mışıl mışıl… Buğlem uyanıyor, pırıl pırıl… Buğlem
emekliyor, düşe kalka… Buğlem’in ilk dişi çıkıyor; çın çın… Buğlem
hastalanıyor, zırıl zırıl… Buğlem terliyor, buram buram… Buğlem’in ateşi
çıkıyor, cayır cayır… Buğlem, Buğlem, Buğlem…
(İsmime de alıştınız bu arada haydi…)
Bütün çocuklara olanlar bana da oluyor. Yavaş yavaş büyüyorum
işte… Annemin telefonu fotoğraflarımla dolup taşıyor. Facebook profil resmi
ben. Whatsapp profili ben… Annemin İnstagramı baştan aşağı yine ben. Anne ve
babamın akrabaları, arkadaşları, uzaktan yakından tanıdıkları, tanımadıkları
tarafından beğeniliyor, beğeniliyor, beğeniliyorum.
Burası hikâyenin başı. Hikâyemin başını tespit etmemizse
mümkün değil bana göre. Annemin iki avucu arasına alıp okşadığı başımın hangi
çağların uğultusuyla dolup taştığı ve bu yüzden şimdiki zamanda onun, o güzel
kadife sesine nasıl olup da sağır kesildiğini bilemiyorum. Belki narkozun
etkisi… (Bu narkoz kafası da iyiymiş, tavsiye ederim.)
“Narkoz da nerden çıktı şimdi?!” derseniz eğer, alıştığınız
şekilde şöyle özet geçeyim:
Buğlem büyüyor. Buğlem okula gidiyor. İlkokul, ortaokul
derken lise… Buğlem okul yolunda sevdiği oğlanı uzaktan uzağa görüyor. (Evet,
Buğlem hep bebek kalacak değildi.) Oğlan da Buğlem’e karşı boş değil. Buğlem
karşıdan karşıya geçmek istiyor. Buğlem önce oğlana, sonra oğlana ve sonra
tekrar oğlana bakıyor. İki bakışma arasında zaman, buz küpü mat, havada asılı
katılaşıyor. Buğlem yola doğru bir adım atıyor. Sağdan gelen, kırmızı bilmem ne
marka otomobilin şoför mahallinde oturan adamın kolunda ise kadranı ateşle
baruttan bir saat işliyor. Sonrası gümm! Karşı kaldırımda oğlanın eli “Dur!”
anlamında ve ağzı bir karış açık donup kalıyor. Buz küpü havada fişek gibi
patlayıp bin parça oluyor. Buğlem’in kanı otomobilin tekerleklerini kırmızıya
boyuyor. Mahalle berberinde yüzünün yarısı köpüklü bir amca, gürültüyü duyunca aniden
döndürüyor başını. Berber çırağı, adamın yüzünü kesiyor. İnce bir kan sızıntısı
bembeyaz köpüklere doğru akıyor. Kahvehanede okey oynayan adamlar, şakır şakır
kapatıyorlar çuha örtünün üzerine ıstakalarını ve aniden ayaklanıp kapıya doğru
koşuşuyorlar. Birkaç sandalye bu arada devriliyor, çay bardakları
kırılayazıyor. Bez çantasına öteberi doldurmuş evine yollanan hanım teyzeler,
yanı sıra yürüyen çocuklarını kaybetmiş gibi birden, telaşla etraflarında arıyorlar
ve yanı başlarında bularak, ellerinden yakalayıp hızla uzaklaşıyorlar oradan. Çocuklar,
eve götürülürken başlarını döndürüp döndürüp gerisin geri bakıyorlar. Birbirlerine
kur yapan sokak kedileri, korkuyla yerlerinden zıplayıp kuytulara
saklanıyorlar. Burunları birbirine değiyor. Nefeslerinde korku ve çiftleşme
isteği birbiriyle yarışıyor.
Ambulans, ilk yardım, hastane, ameliyat vs. derken belinden
aşağısı felç. Kendine geldiğinde ortalığı kırıp geçiriyor. Kafasını bütün
kuvvetiyle yatağın kenarlarına vuruyor. Hemşirenin kolundaki diş izi, annesinin
yüzündeki yırtık, babasının yolunan saçları onun eseri. İç organları otonom çalışıyor. Düşünüyor,
algılıyor, konuşuyor, görüyor, duyuyor, kokluyor, tadıyor, yiyebiliyor, gözkapaklarını
indirip kaldırabiliyor, kolları, elleri çalışıyor, boynunu sağa sola
döndürebiliyor, gövdesini kımıldatabiliyor ama bacaklarında, ayaklarında
hareket yok. Hiç yok. Kriz geldikçe sakinleştirici veriyorlar. Çünkü çalışan
kısımlarına söz geçiremiyorlar.
Bendeniz işte… Buğlem. Boğum boğum, düğüm düğüm Buğlem!
Bundan sonrasını birinci ağızdan anlatacağım. Her şeyin ne
kadar dramatik olduğunu görüyorsunuz. Kimseyi daha fazla üzmek istemediğimden babamın
üç dört maaşına sebep olan tekerlekli sandalyemin tekerleklerini yavaş yavaş
çevirip anne babamın uyuduğu bir saatte mutfağa girdim. Gece, ıslak ve ılık
yemek masasının üzerindeydi. Durdum ve baktım. Ruhumu çimdiklemek yerine
karabasan gibi üzerime çöktü. Boğulur gibi hissettim bir an. İçeriye doğru
biraz daha tekerlek çevirdim. Yemek masasının dört sandalyesinden ikisini
kaldırmıştı annem ki tekerlekli sandalyemi rahatça masaya yaklaştırabileyim…
Masayı devirmek, sandalyeleri tekmelemek istedim. Tekme ve ben?! Bacaklarıma
tükürdüm. Çünkü yerler cilalanmış görünüyordu. Mutfak tezgâhı boştu. Ay ışığı,
yarı çekili perdeden mutfağa doluyordu. Eski ben olsaydım ay ışığından sevgiler
yontardım ama şimdi loş ışıkta sadece lavabonun pırıltısı dikkatimi çekiyordu. Çamaşır
suyuyla ovulmuştu ve buram buram kokuyordu. Yavaşça çekmeceyi çektim. Takıla
takıla geldi. Annemin malum kazadan önce; “Bu dolaplar da dökülüyor artık
Buğracım”ları da beraberinde geldi… Bu serzenişi uzun süredir duymadığımı
hatırladım. Derdi günü ben olmuştum kadının, daha da üzüldüm. Onu bu dertten
kurtarmak konusunda biraz daha cesaret aldım. En keskin bir bıçak alıp çekmeceden ve itip
yerine yerleştirmeden onu, bir timsah ağzı gibi açık bırakarak orada, odama
kadar gitmeye bile gerek duymadan, oracıkta bileklerimi… Fakat Raman içerden
bağırdı. Saç tellerimde bir pigment, hücrelerimde minik, siyah bir çekirdek olarak
çığır çığır bağırdı. (Raman; oğlum
benim. Lisede kız arkadaşlarımla doğmamış çocuklarımıza don biçerken bu ismi
bulduk. Dede adı: Buğra. Anneanne adı: Leman. İki ismin son hecesini yan yana
koyuyorsun, al sana Raman! Bir anlamı da var mı acaba diye baktık biz. Güneydoğu Anadolu’da bir bölgenin ve dağın
adı, çıktı. Biraz Hint ismi gibi dedi kızlar ama ortasına “h” koyarsan
Rahman olur, al sana Abdurrahman!) Bir şeye bir isim vermeye gör. Hemen
diriliyor. Bizim Raman yani Abdurrahman da öyle oldu. Malum kazaya kadar kızlarla
dilimize dolandı, en neşeli sohbetlerimizin baş aktörü oldu. Kendisini
unutmuştum. Bıçağın soğuk çeliği, bileğime değer değmez steteskobun soğuğundan
ürperen bir bebek gibi anında mızıldanmaya başladı. Öldürmeyen Allah
öldürmüyor. Ne benim somut varlığımı ne onun henüz bir forma kavuşmamış sade
bir fikirden ibaret bulutsu varlığını… Dahası babamın boğazını susuzluktan
kurutuyor. Gece gece yerinden kaldırıyor. Mutfakta beni bulduruyor. Babam, ne
yapmaya çalıştığımı anlayınca, koca elleriyle saçlarımı ense kökümden yakalayıp
boynumu kanırtıyor. Yüzüme sağlam bir tokat aşk ediyor. Tekerlekli sandalyemi,
iki yanından tutup sağa sola ittiriyor. Bir buzdolabına, bir ocağa doğru
savruluyorum. Savrulduğum yerde tekrar yakama yapışıyor. Var gücüyle bağırıyor.
Küfürlerin biri, bin para... Elinden kurtulamıyorum. Neredeyse beni öldürecek!
İstediğim de bu olduğu halde, kaçıp kurtulmak istiyorum ondan. Annem, gürültümüze uyanıyor. Sonra ikisi
başlıyorlar tartışmaya… Benim derdim bana yeter. Ne yapayım?! Aradan sıyrılıp, tekerlekli
sandalyemin tekerleklerini hızlı hızlı çevirerek kaçarcasına, odama gidiyorum.
Bileklerim zonkluyor. Damarlarım şiş şiş. Kalbim bileklerimde atıyor. Fışkırıp
ortalığa saçılmayan kan, debisi artmış bir nehir gibi damarlarımda çağlıyor. Beceriksizliğime
ağlıyorum içli içli… Tartışıp dursunlar sabaha kadar… Bana kardeş yapmayan da
bunlar değil mi?
Sonra başka denemelerim de oldu. Hepsi başarısızlıkla
sonuçlandı. Bir türlü ölemiyorum. Beni pek yalnız bırakmıyorlar. Kendi derdim
yetmezmiş gibi bir de bu Abdurrahman’ı sardım başıma. Yürüyebilsem onu da alıp
kucağıma… Yoo… Yoo… Tüm bunlar yürüyemediğim içindi… Kafam karışık. Bu
satırları yazarken dahi babamın gözleri ensemde boza pişiriyor.
Şimdi soruyorum:
Böyle yaşamak mı? Onurluca ölmek mi?
Yorumlar:86
Öne Çıkan Başlıca Yorumlar:
Tarafsız bir soru sordun demeli! Böyle yaşamak mı derken,
yaşayışını aşağılamış, onurluca ölmek derken, ölümü kutsamış oluyorsun. Sen
kararını çoktan vermişsin bile! Bir de bize mi soruyorsun?
Depresyonun dibine vurmuş insanların sağlıklı kararlar
alabileceğini düşünen arkadaş, “kendin ol” bakalım ama her gün, her dakika, her
halükârda, haydi kolaysa!
Depresyonun dibine vurduğunu sanmıyorum sadece biraz şımarık
ve babası da hak ettiğini vermiş.
Etrafına bak biraz yavrum. Ne insanlar var… Biraz şükret. Etme,
eyleme kuzum… Bak ellerin kalem tutuyor. Ne güzel de yazıyorsun. Ya ellerin de
olmasaydı… Olmayana üzülmek yerine, var olanı güçlendirmeye bak çocuğum. Ne çok
şey yapabildiğini göreceksin o zaman.
Yukarıdaki teyze ve onun gibilerin seni anlayabileceğini
sanmıyorum. Kız var olanı güçlendirmek filan istemiyor teyze… Var olanı da
reddediyor. Yaşama sevincini yitirmiş bir kere, anlamıyor musunuz?
Yangına körükle gitmek tam da budur! Aferin! Bari birine bir
hayrınız dokunsun ama yok işte, yok… Teyzeye selam.
Belki de hak etmişsindir. Kim bilir önceki hayatında ne
haltlar yedin de başına bunlar geldi. Hani bir yerde reenkarnasyona gönderme
yapıyorsun: “Hikayemin başını tespit
etmemizse mümkün değil bana göre. Annemin iki avucu arasına alıp okşadığı
başımın hangi çağların uğultusuyla dolup taştığı ve bu yüzden şimdiki zamanda
onun…”
Yukarıdaki yorumu yazan arkadaş, çok kabasın! “Hak
etmişsindir” yerine, “Şimdi bunu yaşaman gerekiyor” diyebilirdin. Bence tek bir
ömrümüz yok. Bütün bir zaman ömürdür ve düşe kalka kendimizi tamamlarız. Kim
bilir bir sonraki hayatında sen daha beter olacaksın, hiç düşündün mü?
Tabii canım ne demezsin, bir dahakine ben de kralım zaten!
Ahaahahaaa…
Bir kaza sonucu değil doğuştan engelli insanlar var. Onlara
tanınan tek hayat bu olmamalı… Başka yerlerde, başka zamanlarda yaşamış ya da
yaşayacak olmalılar… Onların bu yaşamlarını iyileştirmek için elimizden geleni
yapmak, bizim görevimiz... “Ama neden ben?” Diye sorduklarında söyleyecek bir
cevabın var mı?
Yok. Seninki de cevap değil sadece teselli.
Farklı beden tecrübeleri… Sadece yaşamak gerekiyor. Sahip olduklarının
hakkını vererek… Benim cevabım bu. Yaptığın iyilik ve kötülüklerin karşılığını
ya şimdiki hayatında ya bir sonrakinde veya daha sonrakinde mutlaka göreceksin.
Sonra hepsi –eğer inançlıysan- bir kalıba dökülecek.
Bir sonraki hayatlarında ne olacaklarını biz göremeyiz, bence
tam da bu hayatlarında beter olsun bunun gibiler!
Ooo bi dakka, bi dakka… Oklar bana döndü, ne oluyoruz?! Ölmek
isteyen ben değilim, kendinize gelin. Bir insanın hayatı söz konusu şuan!
Tutumunu biraz kolaycılık olarak görüyorum. Yıllarca acı çeken
insanlar var. Nefes dahi alamıyorlar makineler olmadan. Sana ne oluyor ki,
birçok şey yapabilecekken her şeyden vazgeçiyorsun? Üstelik canına kıyarsan
ebediyen cehennemden çıkamazsın.
Bence bedenimiz bizim tek gerçek mülkiyetimizdir ve tasarrufu
da bize aittir. Acıya katlanmak zorunda değiliz. Dünya cehenneme dönmüş zaten…
Tasarruf saçmalığına inanmıyorum. Doğumu nasıl seçemediysen
ölümü de seçemezsin. Öleyim dersin ölemezsin.
Bence gayet hayat dolu, neşeli, esprili, pırıl pırıl bir
gençsin. Bizimle kafa mı buluyorsun?
Tipik bir yalancısın. Her şey tamamen kurmaca… Gece gece
mutfağa girdim diyorsun. Annen baban seni tekerlekli sandalyenden kaldırıp
yatağına yatırmışlarsa kendi başına nasıl kalkabilirsin ki? Yok, onlar yattı
ben yatmadım diyeceksen, senin gibi bir engelliyi, daha yatağına yatırmadan
ebeveynlerin nasıl gece uykusuna yatabilir ki? Atıyorsun hem de hiç utanmadan.
Gerçekten engelli olanlara karşı ayıp bu yaptığın. Utanmalısın!
Sen de tam bir fesatsın. Üstelik cahil bir fesat! İnsanları
baştan mahkum etmişsin ve nasıl olabilir diye düşünmüyorsun bile. Kızın
belinden aşağısı tutmuyor. Kolları sağlam. Bu tip insanlar için uygun aparatlar
var ve yatağı da ona göre. Tekerlekli sandalyeyi yatağa sıfırlıyorlar önce.
Sonra kendi kendilerini yatağa alabiliyorlar.
Herkese Merhaba. Geçen bir haber gördüm. Engelli bir kız
intihar etmiş diye… Buraya yorum yazıp duruyorsunuz ama sakın bir şey olmasın,
şey yani… “Başka denemelerim de oldu, hepsi başarısızlıkla sonuçlandı” diyor
hani… Bu sefer başarmış olmasın? Malum, sosyal medyada bir sürü ölmüşlerin
hesabı hâlâ aktif. Yorumlara hiç cevap vermiyor, farkında mısınız?
Daha fazla yorum için tıklayın:
___________________________________________________________________________
M.İnan Karatepe, Hece Öykü Dergisi, Nisan-Mayıs s.92, 2019
