Kendime dokundum. Derimin
altındaki yumuşak doku artık yumuşak değildi. Gittikçe katılaşıyordum.
Gözlerimin heykel donukluğunda olduğunu gördüm kaşığı ters çevirip bakınca.
Nasıl gördüm? Gözbebeklerim yoktu. Gözümün akı, içinde bir tutam sarı
dalgalanan yeşil gözlerim, ince kumral kirpiklerim yoktu. Kördüm. Gördüğüm
sadece bir kördüğümdü. Nasıl gördüm?
Babam paçalarını, kollarını sıvamış,
yukarı bakıyor. Annem balkonda asılı birkaç parça çamaşırı hızlı hızlı
topluyor, ipi çözüyor, gevşek bir yumak yapıp aşağıya atıyor. “Dikkat et
Lütfü”, diyor. Babam çözülmeden ipi havada yakalıyor, pazuları şişkince… “Evvelallah
iş bizde korkma sen” diyor. Annem, haber vermese miydim acaba, diye
düşünüyor. Şimdi bir köpek uğruna koskoca
adamın hayatını tehlikeye attım.
Günlerdir aynı film dönüp
duruyor. Başaktör babam. Kahraman babam! Bütün koltuklarda oturansa benim.
Salonu kapattı annem. Kapalı gişe oynatıyor. Ara yok. Final yok. İstesem de
filmden çıkamıyorum. Oyuncular gelip yanıma oturuyorlar. Yerimden kalkıp
sahneye doğru yürüyorum. Belki çıkarım oradan bir yerden diyorum. Bir kısmı arkamdan geliyor. Orta Mahalle’deki
inşaat çukurunun başına toplanıyoruz.
Babam çukurun başına geçiyor.
Dar ve derince bir çukur bu. Hatta kuyu… Biraz eğilince kuyuya biriken suyun
kokusunu alabiliyorsun. Yağmur sonrası toprak kokusu değil. Çimentoyla karışık,
rutubet kokusu… Ve öyle karanlık ki… Karanlık kokusu…
Kuyunun ta derininde, beline
kadar suya batmış bir köpek yavrusu, zayıf ve ıslak patileriyle kenarlara
tutunmaya çalışıyor. Gözleri dolu dolu. El fenerinin ışığında iki siyah misket
gibi yuvarlanıp gidecek gözleri. Yalvarıyor kayıp gitmeden. Çenesinden sular
sızıyor ve titriyor. Titremesine bir türlü engel olamayarak kısık ve incecik
sesiyle havlamaktan çok inliyor. Annem bu sesi duyuyor. Balkona çamaşır asmaya
çıkmışken yüreğinin ta derinlerinde bir yerde, birden bir kuş havalanıyor. Kardeşim
ve benim bebekliğimizde, uykusunun en ağır anında, kanat şakırtılarıyla aniden
uyanarak duyduğunu söylediği gibi sesimizi, onu da duyuyor.
“Orada bir şey var Lütfü!”
Diyor. O “şey” annemin kalbinde önce merhamet sonra merak beraberinde korku tellerine
dokunuyor. Babam televizyonun başından kalkıyor. Balkona çıkıyor, annemin
çamaşır sepetini bıraktığı köşeye kadar geliyor ve işaret ettiği yere bakıyor.
Hep bakıyor. O günden sonra,
ertesi gün, hep… Yüzünde soylu bir gülümseme. Omuzları dik. Kulağında sürekli
akşam haberlerini sunan spikerin sesi… İnternetten bulup kaydı videolarına
ekliyor. Eşe dosta Whatsaapp’tan gönderiyor. Açıp açıp dinletiyor bize de…
İstanbul’un Kartal ilçesinde bir inşaat çukuruna düşen köpek
yavrusu, İtfaiye Eri Lütfü Yılmaz tarafından kurtarıldı. Orta Mahalle’deki inşaat
alanından bir köpeğin sesinin geldiğini duyan Lütfü Yılmaz’ın eşi, durumu AFAD
İl Müdürlüğü’ne bildirmek istedi. İtfaiye eri Lütfü Yılmaz ise hayatını
tehlikeye atmak pahasına yavru köpeği, kendisinin kurtarabileceğini söyledi. Bir
insanın geçemeyeceği kadar dar olan kuyuya inmesinin imkânsız olduğunu görünce
önce bir ipe bağlanmış çarşaf sarkıtıp içine koyduğu et parçasına köpeğin
uzanmasını sağlayarak yavruyu yukarı çekmeyi başardı. Et parçasını yemek için
çarşafın üzerine gelen köpek yavrusu, Lütfü Yılmaz tarafından yukarı çekildi. Aç ve donmak üzere
olduğu belirlenen köpek, battaniyeye sarılarak veteriner muayenesinin ardından
AFAD İl Müdürlüğü’ne getirildi.
AFAD Arama
Kurtarma İl Müdürü Halis Derince, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Lütfü
Yılmaz’ın çok titiz bir çalışma yürüterek köpeği kurtarmış olduğunu, dilerse
gönüllü olarak kurtarma faaliyetlerine katılmasını arzu ettiklerini, bundan
onur duyacaklarını anlattı.
Köpeği
çıkardığı kuyunun yaklaşık 5 metre derinliğinde olduğunu belirten L. Yılmaz;
"Yavru köpeği çıkardığımda açtı ve çok titriyordu. Battaniye sararak AFAD
İl Müdürlüğü’ne getirdim. Onlar da Köpek Eğitim Merkezi sorumlusuna teslim
edeceklerini söylediler, dedi.
Köpek Eğitim
Merkezi Sorumlusu Nusret Çimen; “Arama kurtarma köpeği olma özelliğine sahipse
yetiştirilir. Yoksa belediyemizin hayvan barınağına teslim edeceğiz."
dedi.
Arama kurtarma
köpek eğitmeni Şemsi Özbek ise köpeğe çeşitli testler uyguladıklarını ifade
ederek; "Arama kurtarma köpeği olmaya uygun değil. Fakat çok iyi bir çoban
köpeği olur. Biraz yetiştirildikten sonra ona iyi bakacak bir köylümüze
vereceğiz." diye konuştu.
Spikerin sesi su bardağıma
vuruyor. Sıkıca bardağı tutuyorum. Suyun şeffaf göğsü bir dalga doğuramadan
kabarıp sönüyor. Çiçekli porselen tabağımın kenarında kıpkırmızı bir gül.
Çatalımla yüzünü çiziyorum. Oynama
yemeğinle, diyor annem; koca kız
oldun hâlâ aynısın… Bir ses geliyor. İncecik bir ses… Ağlayan, çağıran,
korkan bir ses… Koca bir kulak oldum. Kıpkırmızı gülün arkasından bir ses
geliyor. Anneme bakıyorum. Yüreğinden hâlâ bir kuş havalanmıyor. “Bir ses
duyuyorum Lütfü” demiyor. Babamın pazuları yine şişkince oysa… Sanki bir şey
demesini bekliyor. Bekliyoruz. İyice soğuttun yemeğini gözün aydın, yağı da
dondu işte, diyor annem, diye diye… Birazdan, hadi artık daha bekleme, diye kolumu buracak. Kolumu burmasını
bekliyorum. Koluma uzanıyor. Gittikçe katılaşıyorum. Hafifçe büzülmeme gerek
yok. Nasıl olsa morarmayacağım. Kolumu olduğu gibi serbest bırakıyorum. Kupkuru kaldın böyle, diyor. Sade kemik… Burulacak bir yerin de kalmadı…
Onu yeme, bunu yeme, olacağı buydu… Hevesi kursağında kalmışçasına elini
çekiyor. Benden ümidi kesip kardeşime dönüyor. Kuzuum, aç bakıyım ağzını, diyor. Mis gibi kuzu eti, ağzına layık, haydi…
Şımararak, gülerek ağzını
açıyor kardeşim. Daha çiğnemeden hımm,
yapıyor. Çok tatlıymış… Utanarak,
sıkılarak bir lokma da ben atıyorum ağzıma... Kıpkırmızı gül birden hareketleniyor.
Islak bir burun çıkıyor dikenlerin arasından; telaşlı, yerinde duramıyor,
boyuna havayı kokluyor. Her yerde kuzu kokusu… Tüllenerek, incelerek,
uzaklardan, çok uzaklardan burnuna geliyor. Bundan emin. Kalın, kıvırcık yünlerinin
altında derisi terden ıpıslak. Postu kapkalın bir kürk gibi sırtına yük olmuş,
canı burnunda. Çaresizlikten kıvranıyor, tıkalı olduğu yerde dört dönüyor. Onu
tıkayan kim? Burnunu sıkıştırmak pahasına kafasını demir parmaklığın arasına
sokuyor. Gecenin karanlığına doğru acı acı, uzun uzun bağırıyor:
MEEEE… MEEEE… MEEEEEEEE
Çatalımı gülün üzerinden
alıyorum. Taç yaprakları damla damla kan olup tabağıma yayılıyor. Çatalımdan
kan damlıyor. O kanın içinde bir ses karşılık veriyor; incecik, titrek, ağlayan
bir ses:
Meeee… Meeee… Meeeeeee
Gittikçe bedenim soğuyor.
Yanan, kavrulan tek dilim kaldı. Dönüp duruyor ağzımın içinde o da...
Tükürüğümü damağıma sıvıyor, dişlerimde geziniyor habire. Kendi yangınına bir
çare bulamıyor. Ağzımda o sulu, o baharatlı, o köz kokulu tat… Bu tat için
ölüyorum. Dilim dilim ediyor kendini dilim. Ses tellerimle bağını çekip
koparıyor. Tellere konan kuşların gırtlağına o keskin teller dolanıyor hem de…
Şimdi hiç ses duyulmuyor. Elimden ağzıma ulaşan ne varsa bu sessizlikte,
dişlerimle birlik olup afiyetle yiyor dilim. Her yer kuzu kokuyor. Mis gibi… Bu
kokuyla sarhoşum. Artık hiçbir şey duymuyorum.
Babam çoktan doymuş, yüzünde
aynı soylu hava, televizyona bakıyor. Annem; “Kesene bereket Lütfü”,
diyor. Birbirlerine daha güzel
bakıyorlar bugün. Sanki bir bayram havası…
Annem, kardeşimin sırtını sıvazlıyor. Babası da televizyona çıktı benim kızımın, diyor. Yemekte kuzu eti,
bunun için bir kutlama… Gözleri bir bana, bir tabağıma gidip geliyor. Babamın
yanında sinirlenmek istemeyerek, “tööbe estağfirullah” çekiyor. Hızlı hızlı çiğnemeye başlıyorum. Küçük kardeşim
bir yandan yemeğini yerken, bir tekerleme tutturmuş gidiyor:
Kuzu kuzu mee, bin tepemee
Haydi gidelim Ayşe teyzemee
Ayşe teyzem hastaa
Çorbası tastaa
Mendili ipek
Kendisi çiçek.
Kaşığı ters çevirip
bakıyorum. Gördüğüm sadece bir kördüğüm. Anlatamıyorum. Dilim artık hiçbir
kelime yapamaz oldu. Kendisi bir köpek.
Mihriban İnan Karatepe, Heceöykü Dergisi, Şubat-Mart Sayısı, 2019
