7 Nisan 2018 Cumartesi

FARKHUNDA MISIN?



                                                                                          Ferhunde Melikzâde'nin anısına
                                                                                         "Onu ancak temizler kavrayabilir." (56:79)



Farkhunda mısın, kulağımı tam da karınca yuvasının girişine dayamışım. Dişi karınca, toplanın diye bağırıyor. Eğri büğrü, dolaşık, çapraşık bütün karınca yollarında; irili ufaklı, üst üste, alt alta, yan yana zahire depolarında yankılanıyor sesi… Antenlerinde cızırdayan mesajlar, bütün karıncaların antenlerinde ve benim kulak zarımda titreşiyor.

_Yaklaşın, yaklaşın…
_Nedir onlar, ne satıyorsun?
_Dertlere devâ, hastalara şifa, borçlulara edâ, evde kalmışa, yolda kalmışa, iz bulamamışa muska… Ya Rauf, Ya Şafii bela musibet verm...
_Neler diyorsun?
_ Bir bardak suya at, bir gece bekle diyorum, sonra suyu üç nefeste…
_Olmaz öyle şey! Kalk git buradan.

Ceviz ağacı olacakların farkhundaydı. Budak budak, şerham şerham, ihtiyar bir ceviz… Kur’an kursunun arka bahçesinde açık yeşil gövdesi, göğe uzanan kalınlı inceli dalları, titreşen yapraklarıyla yüzeye çıkmış köklerine şöyle bir baktı. En tepedeki dalları muska satıcısını kesiyordu. Önünde kırmızı kiremitli çatı… Ebû İdris Mikdat Efendi'nin kendi adına yaptırdığı Mikdat Efendi Camii ve Medresesi'nin yıllar sonra kız öğrenciler için yaptırılan kûlübemsi bölümünün hemen arkasında kök salmıştı. Mikdat Efendi, Mikdat Efendi Camii ve Medresesi'nin vakıf şartlarını bizzat kendisi tayin etmiş ve bu müessese asırlarca İslamî ilimler yuvası olarak hizmet etmişti. Ceviz ağacının kökleri, beton avlunun altından dış kapıya kadar uzanıyordu. Kadının adımlarındaki kararlılık ve cesareti ilk onlar sezdi. Teneffüs bitiminde, öğrencilerinin kanat çırpan bahar kelebekleri gibi hiçbir şeyi incitmeden, yumuşacık adımlarla kendilerine ayrılan bölüme yönelişlerini kısa bir süre izlemiş, ağaçların, çiçeklerin ve çimenlerin kokusunun da onlarla beraber yükseldiğini duyumsamıştı. Sevecenlikle arkalarından seslendi:

_ İki dakikaya geleceğim ben.

Dış kapıya doğru hızlı hızlı yürümeye başladı sonra döndü; “Neml suresine çalışın”, diye ekledi.

Ceviz ağacı olacakların farkhundaydı. Dallarının ucundaki yemyeşil cevizler, kendi dişlerini kamaştırmış gibi acıyla yutkundu. En tepedeki yaprakları, suda balık gibi kıvıl kıvıl titreşerek göğü dalgalandırıyordu. Kadın, başını kaldırıp yukarı bakmıyor, gözleri muska satıcısını nişan almış, hırsla dış kapıya doğru ilerliyordu. Ceviz ağacı, toprağında şöyle bir yekinse, kütür kütür… Ham meyvelerini, kadının kafasına dökse, patır patır… Durdurabilir miydi? Köklerinin Kur’an kursunun altından kaldırıma kadar uzandığını hatta oradan ince ince asfalta gelip dayandığını sezinledi. Betonun soğukluğunu gövdesinde duyuyor, asfaltın zifti genzini yakıyordu. Toprağın altında salkım saçak olmuş köklerinde birdenbire zamansız bir gıdıklanma, bir elektriklenme… Yüzlerce, binlerce askeriyle, oluk oluk karınca kervanı, durmamacasına kökleri arasında ilerliyor, minik ayakların dokunuşu yapraklarına kadar erişiyordu. Tam bir karıncalanma!

Sanki dişi karınca;

“Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesinler.” diyordu.

Ama karıncalar evlerine çekilmek yerine girişe hücum ediyorlar, toprağın altından üstüne doğru bir çıkarma harekâtı başlamış gibi telaş içinde ceviz ağacının köklerinden geçiyorlar ve antenlerinde hep aynı mesajı dolaştırıyorlardı:

“Sıra sıra dizilin, herkes birbirine tutunsun, acele, acele!..”

Kadın acele acele konuşuyor. Son sözleri olduğunu biliyor.  Bir el, ense köküne uzanmış, kaba ve sert. Bir anda boynunu geriye doğru kanırtarak büküyor. Bükülen boynuyla beraber sözleri de ağzında buruluyor. Yarım kalan sözlerini kim tamamlayacak? Kitab-ı Kerim’i parayla satan bu adama mı inanıyorsunuz, diyecekti, muska satıcısının bet sesi araya giriverdi:

_Bu kadın var ya bu kadın, Kitab-ı Kerim’i yaktı, yakın bunu!

Alnının çatına isabet eden pürtüklü bir taş ve ardından sırtına yediği sert bir sopayla, omuriliğindeki sıvı boşalmış gibi hissediyor.  İplerinden asılı bir kukla gibi, omurgası bir öne bir arkaya yaylanıyor, kolları bacakları birbirinden tutarsız sallanıyor. Kafasının ağırlığını daha fazla taşıyamayarak yüzüstü küt diye düşüyor. Örtüsüyle birlikte yer yer kökünden kopan saçları da bileğine dolanıp kalıyor çekip koparanın. Saçlarının dibinde kan ırmaklarının gözesi kaynıyor. Karıncalar saçlarına tırmanıyorlar. Birkaç telinden tutabiliyorlar ancak. Birkaç telinden, incecik… Saçları gür ve siyah…  Karıncalar, saçlarının ormanında kayboluyorlar. Ağızlarına, burunlarına kan doluyor, kan ırmaklarında boğuluyorlar bir bir… Ölen karıncaların yükü de ekleniyor kadının gövdesine… Dişi karınca, kan tükürüyor boğulmamak için. Daha kuvvetli, daha hızlı çekin, diye bağırıyor zorlukla. Öleyazan gövdesi bir milim kımıldamıyor kadının.  Çekin, daha hızlı çekin, diye bağırdığını sanıyor o da… Son birkaç nefes… Fısıldıyor.  Ağzını tam da karınca yuvasının girişine dayamış. Karıncaların elleri, ayakları çözülür gibi oluyor, antenleri birbirine dolanıyor. Lütfen, diyor. Bırakmayın beni, daha kuvvetli çekin… Kelebeklerim için kurtarın beni, lütfen… İki dakikaya geleceğim.
Çocuklar rahlelerine eğilmiş Neml suresine çalışıyorlardı. Nağmeli okuyuşları camlardan sızıyordu. Önce bir tartışma sesi duyuldu sonra patırtılar, haykırışlar hatta çığlıklar… Bir kadın sesi mi?

Önce GÜR, sonra öfkeli, sonra ç ı ğ ı  r  ç ı ğ ı r, sonra acıyla burulmuşsonra ağlamaklı

Ceviz ağacı, köklerinden toprağa zincirlenmiş bir halde olanları seyrediyordu. Çocukların korkusu duman olmuş bacalardan tütüyor, Ebu İdris Mikdat Efendi’nin himmet ve irşatlarıyla bugüne kadar hizmet vermiş camii ve medresenin avlusu bir anda çarşıda pazarda görülen, Cumaları en ön safta yer tutan tanıdık yüzlerle doluyordu.

Çocuklar pencerelere yanaşmağa cesaret edemediler ilk önce. Dışardaki kargaşanın sesi o kadar büyüktü ki şaşkınlıktan büyümüş gözleri bile gözkapaklarının arkasına çekildi, küçüldü, küçüldü… Neml suresi ağızlarında yarım kalmıştı. Yüreklerine dolan korku; kaç, uzaklaş, tehlike var, diyordu. Ama nereye? İçerde kalmak daha güvenli görünüyordu. Korkulu gözlerle bir müddet bakıştılar. Ve ani bir hareketle Mushafları kapatarak, aynı anda rahlelerin altlarına kafalarını sokup büzüldüler. Neml suresi iki dakikaya bitmezdi ama ezbere bildikleri bütün dualar, fısır fısır dudaklarından dökülüyordu. Dışardaki sesler gittikçe çeşitlenip çoğalıyor, öfkeli erkek seslerine, araba sesleri de karışıyor, kadının sesi duyulmaz oluyordu. Kafalarını rahlelerin altından çıkarmadan, hem birbirlerine hem duvara doğru yanaştılar. Sığıştıkları yerde korkuyla kabuğuna çekilen bir kaplumbağa gibi ellerini, ayaklarını içe çekmiş, tostoparlak olmuşlardı ancak kendilerini koruyacak gerçek bir kabuktan yoksundular. Yürekleri ağzındaydı. Kalp atışları koro halinde güm güm ederken küçük elleri birbirlerini arıyor, korku dolu gözlerle sınıf kapısını gözlüyorlardı. Her an dışardaki gürültünün kaynağı ifrit ve taifesi, dersliğin kapısını tekmeleyerek açacak, sebepsiz öfkesi rahleleri devirecek, duvarlarda asılı hatları yere indirecek, halıları çekip toplayacak ve hepsi bayırdan aşağı yuvarlanan taşlar gibi tepe takla yuvarlanacaklar, yuvarlanırken etekleri açılacak, örtüleri kayıp gidecekti.

Ceviz ağacı olacakların farkhundaydı. Elindeki muskaları kalabalığa doğru sallayan ve ağzından tükürükler saçarak konuşan adam, kalabalıktan ufak ufak sıyrılmış, arka sokaklara doğru yılan gibi süzülmüştü. En tepedeki yaprakları, girdiği deliğe kadar gördü.

Çocuklar, soluklarını tutmuş bekliyorlardı. Elleri ayakları hafiften uyuşmaya başlamıştı ki sınıf kapısı yavaşça açıldı. Duvar dibine sığışan kaplumbağa, hafifçe başını çıkardı. Yüzü gözü toza toprağa bulanmış, gömleğine kan sıçramış, nefes nefese birkaç genç adam kapıda belirmişti. Sınıfı şöyle bir kolaçan edip, devam edin her şey kontrol altında, anlamında el ettiler. Kaplumbağa tedirgin, yavaş yavaş çözüldü, elleri ayakları uzadı, rahlelere dağıldı.

Adamlardan biri, hırsla bakıp diş gıcırdatarak bir adım öne çıktı. Kızlar oturdukları yerde korkuyla geri geri kaykıldılar. Adamın baktığı noktada nasıl olmuşsa bir Mushafın ortasından açılmış bir halde yere düşmüş olduğunu dehşet içinde gördüler. Adam birkaç adımla Mushafın yanına kadar geldi, eğilip yerden aldı, öpüp alnına koyarak rahlelerden birinin üzerine bıraktı. Rahlenin arkasındaki kız, korkudan altına işemişti. Adamın kirli tırnaklı ellerini ve gözbebeklerinde yatan kan revan içindeki kadını gördü. Neyse ki hocası olmadığının farkhundaydı…
_________________________________________________
Mihriban İnan Karatepe,"Hece Öykü Dergisi", Nisan-Mayıs 2018, s.21