Ferhunde Melikzâde'nin anısına
"Onu ancak temizler kavrayabilir." (56:79)
Farkhunda mısın, kulağımı tam da karınca
yuvasının girişine dayamışım. Dişi karınca, toplanın diye bağırıyor. Eğri
büğrü, dolaşık, çapraşık bütün karınca yollarında; irili ufaklı, üst üste, alt
alta, yan yana zahire depolarında yankılanıyor sesi… Antenlerinde cızırdayan
mesajlar, bütün karıncaların antenlerinde ve benim kulak zarımda titreşiyor.
_Yaklaşın,
yaklaşın…
_Nedir
onlar, ne satıyorsun?
_Dertlere
devâ, hastalara şifa, borçlulara edâ, evde kalmışa, yolda kalmışa, iz
bulamamışa muska… Ya Rauf, Ya Şafii bela musibet verm...
_Neler
diyorsun?
_ Bir
bardak suya at, bir gece bekle diyorum, sonra suyu üç nefeste…
_Olmaz
öyle şey! Kalk git buradan.
Ceviz ağacı olacakların farkhundaydı. Budak budak, şerham şerham, ihtiyar bir
ceviz… Kur’an kursunun arka bahçesinde açık yeşil gövdesi, göğe uzanan
kalınlı inceli dalları, titreşen yapraklarıyla yüzeye çıkmış köklerine şöyle
bir baktı. En tepedeki dalları muska satıcısını kesiyordu. Önünde kırmızı
kiremitli çatı… Ebû İdris Mikdat Efendi'nin kendi adına yaptırdığı Mikdat Efendi Camii ve Medresesi'nin yıllar sonra kız öğrenciler için yaptırılan kûlübemsi bölümünün hemen arkasında kök salmıştı. Mikdat Efendi, Mikdat Efendi Camii ve Medresesi'nin vakıf şartlarını bizzat kendisi tayin etmiş ve bu müessese asırlarca İslamî ilimler yuvası olarak hizmet etmişti. Ceviz ağacının kökleri,
beton avlunun altından dış kapıya kadar uzanıyordu. Kadının adımlarındaki
kararlılık ve cesareti ilk onlar sezdi. Teneffüs bitiminde, öğrencilerinin kanat
çırpan bahar kelebekleri gibi hiçbir şeyi incitmeden, yumuşacık adımlarla kendilerine
ayrılan bölüme yönelişlerini kısa bir süre izlemiş, ağaçların, çiçeklerin ve
çimenlerin kokusunun da onlarla beraber yükseldiğini duyumsamıştı. Sevecenlikle
arkalarından seslendi:
_ İki dakikaya geleceğim ben.
Dış kapıya doğru hızlı hızlı yürümeye başladı
sonra döndü; “Neml suresine çalışın”, diye ekledi.
Ceviz ağacı olacakların farkhundaydı.
Dallarının ucundaki yemyeşil cevizler, kendi dişlerini kamaştırmış gibi acıyla yutkundu.
En tepedeki yaprakları, suda balık gibi
kıvıl kıvıl titreşerek göğü dalgalandırıyordu. Kadın, başını kaldırıp
yukarı bakmıyor, gözleri muska satıcısını nişan almış, hırsla dış kapıya doğru
ilerliyordu. Ceviz ağacı, toprağında şöyle bir yekinse, kütür kütür… Ham
meyvelerini, kadının kafasına dökse, patır patır… Durdurabilir miydi?
Köklerinin Kur’an kursunun altından kaldırıma kadar uzandığını hatta oradan
ince ince asfalta gelip dayandığını sezinledi. Betonun soğukluğunu gövdesinde
duyuyor, asfaltın zifti genzini yakıyordu. Toprağın altında salkım saçak olmuş köklerinde
birdenbire zamansız bir gıdıklanma, bir elektriklenme… Yüzlerce, binlerce
askeriyle, oluk oluk karınca kervanı, durmamacasına kökleri arasında ilerliyor,
minik ayakların dokunuşu yapraklarına kadar erişiyordu. Tam bir karıncalanma!
Sanki dişi karınca;
“Ey
karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi
ezmesinler.” diyordu.
Ama karıncalar evlerine çekilmek yerine girişe
hücum ediyorlar, toprağın altından üstüne doğru bir çıkarma harekâtı başlamış
gibi telaş içinde ceviz ağacının köklerinden geçiyorlar ve antenlerinde hep
aynı mesajı dolaştırıyorlardı:
“Sıra sıra dizilin, herkes birbirine tutunsun,
acele, acele!..”
Kadın acele
acele konuşuyor. Son sözleri olduğunu biliyor.
Bir el, ense köküne uzanmış, kaba ve sert. Bir anda boynunu geriye doğru
kanırtarak büküyor. Bükülen boynuyla beraber sözleri de ağzında buruluyor. Yarım
kalan sözlerini kim tamamlayacak? Kitab-ı Kerim’i parayla satan bu adama mı
inanıyorsunuz, diyecekti, muska satıcısının bet sesi araya giriverdi:
_Bu
kadın var ya bu kadın, Kitab-ı Kerim’i yaktı, yakın bunu!
Alnının
çatına isabet eden pürtüklü bir taş ve ardından sırtına yediği sert bir
sopayla, omuriliğindeki sıvı boşalmış gibi hissediyor. İplerinden asılı bir kukla gibi, omurgası bir
öne bir arkaya yaylanıyor, kolları bacakları birbirinden tutarsız sallanıyor. Kafasının
ağırlığını daha fazla taşıyamayarak yüzüstü küt diye düşüyor. Örtüsüyle
birlikte yer yer kökünden kopan saçları da bileğine dolanıp kalıyor çekip
koparanın. Saçlarının dibinde kan ırmaklarının gözesi kaynıyor. Karıncalar
saçlarına tırmanıyorlar. Birkaç telinden tutabiliyorlar ancak. Birkaç telinden,
incecik… Saçları gür ve siyah…
Karıncalar, saçlarının ormanında kayboluyorlar. Ağızlarına, burunlarına
kan doluyor, kan ırmaklarında boğuluyorlar bir bir… Ölen karıncaların yükü de
ekleniyor kadının gövdesine… Dişi karınca, kan tükürüyor boğulmamak için. Daha
kuvvetli, daha hızlı çekin, diye bağırıyor zorlukla. Öleyazan gövdesi bir milim
kımıldamıyor kadının. Çekin, daha hızlı
çekin, diye bağırdığını sanıyor o da… Son birkaç nefes… Fısıldıyor. Ağzını tam da karınca yuvasının girişine
dayamış. Karıncaların elleri, ayakları çözülür gibi oluyor, antenleri birbirine
dolanıyor. Lütfen, diyor. Bırakmayın beni, daha kuvvetli çekin… Kelebeklerim
için kurtarın beni, lütfen… İki dakikaya geleceğim.
Çocuklar rahlelerine eğilmiş Neml suresine
çalışıyorlardı. Nağmeli okuyuşları camlardan sızıyordu. Önce bir tartışma sesi
duyuldu sonra patırtılar, haykırışlar hatta çığlıklar… Bir kadın sesi mi?
Önce GÜR, sonra öfkeli, sonra ç ı ğ ı r ç ı ğ
ı r, sonra
acıyla burulmuş, sonra ağlamaklı…
Ceviz ağacı, köklerinden toprağa zincirlenmiş
bir halde olanları seyrediyordu. Çocukların korkusu duman olmuş bacalardan
tütüyor, Ebu İdris Mikdat Efendi’nin himmet ve irşatlarıyla bugüne kadar hizmet
vermiş camii ve medresenin avlusu bir anda çarşıda pazarda görülen, Cumaları en
ön safta yer tutan tanıdık yüzlerle doluyordu.
Çocuklar pencerelere yanaşmağa cesaret
edemediler ilk önce. Dışardaki kargaşanın sesi o kadar büyüktü ki şaşkınlıktan
büyümüş gözleri bile gözkapaklarının arkasına çekildi, küçüldü, küçüldü… Neml
suresi ağızlarında yarım kalmıştı. Yüreklerine dolan korku; kaç, uzaklaş,
tehlike var, diyordu. Ama nereye? İçerde kalmak daha güvenli görünüyordu. Korkulu
gözlerle bir müddet bakıştılar. Ve ani bir hareketle Mushafları kapatarak, aynı
anda rahlelerin altlarına kafalarını sokup büzüldüler. Neml suresi iki dakikaya
bitmezdi ama ezbere bildikleri bütün dualar, fısır fısır dudaklarından
dökülüyordu. Dışardaki sesler gittikçe çeşitlenip çoğalıyor, öfkeli erkek
seslerine, araba sesleri de karışıyor, kadının sesi duyulmaz oluyordu.
Kafalarını rahlelerin altından çıkarmadan, hem birbirlerine hem duvara doğru yanaştılar.
Sığıştıkları yerde korkuyla kabuğuna çekilen bir kaplumbağa gibi ellerini,
ayaklarını içe çekmiş, tostoparlak olmuşlardı ancak kendilerini koruyacak gerçek
bir kabuktan yoksundular. Yürekleri ağzındaydı. Kalp atışları koro halinde güm
güm ederken küçük elleri birbirlerini arıyor, korku dolu gözlerle sınıf
kapısını gözlüyorlardı. Her an dışardaki gürültünün kaynağı ifrit ve taifesi,
dersliğin kapısını tekmeleyerek açacak, sebepsiz öfkesi rahleleri devirecek,
duvarlarda asılı hatları yere indirecek, halıları çekip toplayacak ve hepsi
bayırdan aşağı yuvarlanan taşlar gibi tepe takla yuvarlanacaklar, yuvarlanırken
etekleri açılacak, örtüleri kayıp gidecekti.
Ceviz ağacı olacakların farkhundaydı. Elindeki
muskaları kalabalığa doğru sallayan ve ağzından tükürükler saçarak konuşan
adam, kalabalıktan ufak ufak sıyrılmış, arka sokaklara doğru yılan gibi
süzülmüştü. En tepedeki yaprakları, girdiği deliğe kadar gördü.
Çocuklar, soluklarını tutmuş bekliyorlardı. Elleri
ayakları hafiften uyuşmaya başlamıştı ki sınıf kapısı yavaşça açıldı. Duvar
dibine sığışan kaplumbağa, hafifçe başını çıkardı. Yüzü gözü toza toprağa
bulanmış, gömleğine kan sıçramış, nefes nefese birkaç genç adam kapıda
belirmişti. Sınıfı şöyle bir kolaçan edip, devam edin her şey kontrol altında,
anlamında el ettiler. Kaplumbağa tedirgin, yavaş yavaş çözüldü, elleri ayakları
uzadı, rahlelere dağıldı.
Adamlardan biri, hırsla bakıp diş gıcırdatarak bir
adım öne çıktı. Kızlar oturdukları yerde korkuyla geri geri kaykıldılar. Adamın
baktığı noktada nasıl olmuşsa bir Mushafın ortasından açılmış bir halde yere
düşmüş olduğunu dehşet içinde gördüler. Adam birkaç adımla Mushafın yanına
kadar geldi, eğilip yerden aldı, öpüp alnına koyarak rahlelerden birinin
üzerine bıraktı. Rahlenin arkasındaki kız, korkudan altına işemişti. Adamın
kirli tırnaklı ellerini ve gözbebeklerinde yatan kan revan içindeki kadını
gördü. Neyse ki hocası olmadığının farkhundaydı…
_________________________________________________
Mihriban İnan Karatepe,"Hece Öykü Dergisi", Nisan-Mayıs 2018, s.21
