Aramızda şöyle bir konuşma geçti:
Nasılsın, dedim.
Sonra …sınız diye
düzelttim. Necdet Bey, diye ekledim.
Burnunun dibine kadar mı girdim? Mimikleri düzensiz oynadı.
Bakışları avizeleri tur etti, duvarlardan aşağı süründü, düğün çelenklerini
yokladı, korka korka gözlerime geldi ve durdu.
İyiyim, dedi, dudakları titreyerek…
Çocuklar geldi-onun çocukları- yeşil gözlü, kumral hepsi… Olursa
yeşil gözlü kumral olsun diyesiymiş de beni ona demişlermiş. Olmaz demiş, erkek
fatma gibidir o…
İki elinde iki pet
bardakta çay, yanıma yaklaşıyor. Teşekkür ederim diyor, notların bana kadar
geldi… Çayın birini uzatıyor. Arayıp bulmuşsun kitapları ve hangi aralık okudun
da özetini çıkardın bilmem ki… Sağol, delikanlı kızsın vesselam. Çay mı
avuçlarımı yakıyor yoksa birden içim mi ısınıyor, daha bir yudum almamışken
çayımdan, bilemiyorum ki…
Parmaklarımı kıtlatıyorum, boğazımda acı bir tat…
Çocuklar tuvalete gidince karısı beş kişilik yer ayırmışmış.
Koltuklardan birine kendisi oturmuş, birine çantası, bir diğerine montu, ötekine
büyük çocuğun hırkası… En baştakine ufaklığın oyuncağını oturtmuş.
Büyük başarı.
Baştan altıncı koltukta da ben oturuyorum. İki yeşil gözlü,
kumral kadın yan yana oturuyoruz. O da oturuyor.
Evli misiniz, diyor karısı. Gözlerinden gözlerime iki yılan
yürüyor.
Hayır, diyorum. Canım acıyor. Kısmet, diyor.
Sorulacak başka soru yok muydu?
Yokmuş.
Susuyor.
Boynumu içeri çekiyorum, ellerim dizlerimi kavramış tahiyyatta
oturur gibi susuyorum bir an… Her gece ıpıssız yatağımda büzülüp yatar gibi
varlığım gittikçe küçülüyor karşısında. Hacmim sanki daralıyor.
Akrabaydınız sanırım, diye sorsam. Evet amca çocuklarıyız,
dese… Çok aramamış o zaman seni, desem, yüzüne yüzüne…
Yüzümü duvara dönüyorum. Gözlerimden yaşlar
süzülüyor. Birkaç damla yaş da çayıma düşüyor.
Kitabın arasında bulduğum not:
Ne güzel kirpiklerin…
sık ve uzun… uzun ve kıvrık… kıvrık ve kumral… kumral ve uçarı… iki kelime
gibi… birbirini tekrar eden… bir abajur misali gözkapakların… kirpiklerin abajurun
püskülleri ama hareketli… İnip kalktıkça gözlerine değen ışığı kırıyor. İki
sıra halinde, ömrümden iki uzun nefes gibi… gözlerinin yeşil ışığında sevdam
yeşeriyor.
Mahsustan unutmuş sanıyorum. İçim içime
sığmıyor. Sevincimden herkesi kucaklayıp öpmek istiyorum. Kibarlaşıyorum,
herkese teşekkür ediyorum en küçük şeyler için.
En küçük
oğlu, anne ben bir şey göremiyorum ki, dedi.
Saçları koyun postu gibi kabarık bir kadın önümüzdeki sıraya
geçmeye uğraşıyordu. Kadın geldi tam çocuğun önündeki koltuğa oturdu. Havaların
serinlemesine rağmen bluzünün omuzları açık, eteği mini, yırtmacı da oldukça derindi.
Bir adam; fazla bakımlı, fazla kokulu, kravat
iğnesi ışıldayan, kadının arkası sıra geliyordu. Yanakları dolgun, gözleri kırmızı ve dumanlıydı.
Yan yana oturdular.
Kadının
saçlarından, boynundan buram buram yayılan parfüm kokusu ufaklığın genzini yakmış
olmalıydı ki kadının ensesine doğru üst üste hapşırdı. Adam göbeğini kucaklayıp daha yeni oturmuşken yan
dönüp ters bir bakış fırlattı çocuğa. Bir elini omzuna attı ardından kadının,
kendine doğru çekti.
Bizimkinin saatine daha var anlaşılan,
dedim kendi kendimle konuşur gibi… Bizimki…
Yanlış nikâhtayım anlaşılan…
Etrafta derin
dekolteli hanımların gittikçe çoğalmasına bakılırsa gerçekten yanlış nikâhta olduğum
kesindi.
Sizin nikâh bundan
sonradır belki, dedi. Yarım saat arayla nikâh kıyıyorlar burada.
Vakfın
konferans salonu tıklım tıklım doluydu orada... Çehresi ay gibi parıl parıl parlıyor, simsiyah sakallarının çevrelediği
bir dolunay oluyordu yüzü, konuşurken… Evliyalar, enbiyalar geçiyordu cümlelerinden.
Hayranlıkla dinliyordu herkes. Gelin gelinliğini, damat damatlığını unutuyordu.
Kitaplar gidip geliyor aramızda. Seyyid
Kutub, Mevdudi, Hasan El-Benna…Geceler boyu okuyordum. Sabahı iple çekiyorum
ona anlatmak için. Bir cümle üzerinden söze başlamaya can attığım belli olacak
diye düşünürken bile kızarıyordum. Peş peşe sorular soruyordum dikkatini çekmek
için. Gözleri kısılıyordu git gide, siyah bir tül düşüyordu yüzüne. Cevabımı
alıyor muydum?
Eşarbımı
pırıltılı bir şalla süslemişim, ayakkabılarımı çantama uydurmuşum. Hepsi bu.
Tepeden tırnağa süzüyor beni ilk önce karısı. Bana yarım ağız, merhaba,
demesinden belliydi. Biliyor, olup biteni… Seçilen kadın olmanın gururu
ışıldıyor gözlerinde. Kadınlığı, doğurganlığı, gelip oturuyor aramıza. Konuşurken
elini çenesine dokunduruyor kocasının, omuzlarındaki tozları süpürüyor. Çocuklar
babanız ne diyor bakın, diyor, yaramazlığa meylettiklerinde, esasında babanın
bir şey dediği de yok, diyeceği de… Çocuklar da bunu biliyor ki hiç aldırmıyorlar.
Kala kala bana bu çocukların bir babası olduğunu iyi bellemek kalıyor.
Çantama sıkı sıkı
sarılıyorum.
Niye yaptın ki
bunu, diyesim geliyor. Yıllar sonra karşıma koca bir aile olup çıkıyorsun. Göbek
bağlamış, güzel sakalların kazınmış, sanki ardında ne varsa yanmış yıkılmış…
Müzik, diyorum
değişti… Enstrümentâl sûfi oldu, duyuyor musun?
Başını sallıyor. Sahneye
bakıyor. Aramızda sanki şunlar
konuşuluyor.
Bayındır bir güzelliği var gelinin, değil
mi? Çok çalışılmış güzel görünsün diye, eski gelinlere benzemiyor. Tebrik için
yanağını öpenlere, yetmezmiş gibi bir de boynuna sarılanlara sanki bozuluyor.
Her defasında eli topuzuna gidiyor sonra dudağının kenarına… Topuzun yerinde gelin
hanım, makyajın da akmadı sanki tutkallı.
Son cümleyi
tebessüm eder diye söyledim. Ama donmuş.
Olmuyor. Gene ben konuşuyorum.
Damat duvağı kaldırdı. Dudakları gelinin
alnına doğru uzandı. Salon gülmeye hazır, dalgalandı. Alnından öpecek diye
beklerken gelini, dudağından öpüverdi.
Abdestsiz herif, diye tükürürce söylenir
sandım. Kılı kıpırdamıyordu. Sana bir abdest verdirirler ki öbür tarafta, diye
kükremiyordu hayret…
Flaşlar ardı
ardına patlayıp durdu. Düğün fotoğrafçıları pek çok açıdan bu anı
fotoğrafladılar. Bir alkıştır koptu.
Baktım çocuklar da
havaya girmiş alkışlıyorlar. Karısının yüzünde anlamsız bir gülümseme donup
kalmış.
Üşüyorum.
İçimden bir ses ona
doğru bağırıyor.
Burnunun dibine
kadar girdim, hal hatır sordum.
Ya sen nasılsın, desene
huu…
(Mihriban İnan Karatepe, "Aramızda", Hece Yayınları, 2012, s.7)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder