Bana
katından yardımcı bir yetki ver, dedim.
Öyle, böyle değil…
Girdiğim
yere dürüstçe girdir, çıktığım yerden dürüstçe çıkar1,
üstelik...
Der, demez dudaklarımda bir ıslaklık bırakarak dürüstçe çıkar, diğer kelimeleri de peşine takıp çıkıp gitti. Nereye
gitti? Daha kapıdan çıkmamıştım. Anladım ki her şey bunu dememe bağlıydı. Ben
peşinden gidecektim. Gıcırtıyla kapıyı açacaktım, açtım da… Ama kapı
gıcırdamadı. Yağ sürmüştür biri, dedim. Bazı kapılar içe, bazısı dışa açılır,
dikkat ettin mi? Ayağını çekmezsen, içe açılan kapıya ucundan sıkışır ve acıyla
hoplarsın. İçimde biri var. Bütün hoplamalar, zıplamalar ondan sorulur. Ayağı-m-ı
bir adım geri çekti. Kapı ardına kadar açıldı. Maşallah, dedim.
Biraz korkuyorum aslında ve korktuğumu yazarken şuan, gözlerim yaşarıyor.
Harfler buuğğğuullaannııyyyorr…
Birkaç dakika ara verip hızlıca gözlerimi kırptım, akan yaşları
yenimle sildim. Yenimle silmeden önce
yen kelimesini “Kol kırılır yen içinde kalır” yargısından koparmam zor oldu.
İçindeki kol, ağırlık yapıyordu ve yetmezmiş gibi bir de gözyaşlarımla
ıslanıyordu. Oysa ben bugüne kadar gözyaşımı ve çocukken akan burnumu, hep
kolumun tersiyle sildim. Yen de nereden
çıktı?! Bu sözcüğü bugüne kadar cümle içinde kullanmadığımı düşündüm. Sanırım
bu ilk. Belki de değildir. Hatırlamıyorum. Bunları düşünürken, o ağlak atmosfer
de kendiliğinden dağıldı.
Daha iyiyim. Aşağıya inmekte acele ediyorum. Çünkü taksi çağırdım
ve hemen gelir. Fakat içimde dışarı çıkmaktan korkan biri, betimlenecek bir şeyler
çıkartıp duruyor önüme ki biraz daha içerilerde oyalanayım hatta gitmekten
vazgeçeyim. Gözlerimi doğal gaz kutusuna çekiyor, ilmek çeker gibi… Doğal gaz
kutusuna asılmış, uzunca bir keratanın bence anlatılacak bir tarafı yok. Zaten
hiç kullanmam. Öyküde niye kullanayım? Su vanalarının olduğu bölüme çekiyor
çaktırmadan gözlerimi sonra, az önceki ilmek ne de olsa kaçtı… Yıllar yılı bir
kapak yaptırmamışız madem, bugün de görmezden gelmeye devam edeyim onu da,
diyorum. Bir ilmek daha kaçıyor. Örgü ören şişman bir kadın oluyor içimdeki.
Burnuma parfüm kokulu çamaşır suyu basıyor. Demek ki günlerden pazartesi… Gündelikçi
kadın, basamakları silmiş. O da şişman ama içimde değil ve yine ıslak bir
kokuya boğmuş merdiven boşluğunu, bundan kaçamıyorum. Ciğerlerim yana yana klor
solumaktan başka çarem yok. Yarım bir
nefes çekiyorum ve kendimi hop diye bir taksiye oturtuyorum. (İçimde
hoplamalardan, zıplamalardan sorumlu biri var demiştim.) Apartmandan nasıl
çıktım, kiminle karşılaştım, dışarının havası nasıldı? Arada kalan yerleri
artık kendiniz dolduruverin. Her şeyi benden beklemeyin. Karanlık bir odaya
girerken ışığı yakmışsınız da birden her şey karşınızda patlamış gibi olsun. (Yönlendirmeden
duramadım, farkındayım…) Bense arkama yaslandım şimdi oturuyorum. Umarım koltuklar
temizdir. Arabanın içi sıcak. Bir taraftan cüzdanımı yokluyorum. Kısa mesafe
gideceğim için biraz tedirginim. Taksiciler burnundan soluyor o zaman. Metroya
kadar, diyorum. Hay hay efendim, diyor. Hafiften seviniyorum. Dürüstçe çıkar, diğer kelimeleri de
peşine takıp buralardan geçmiş, anlıyorum. Biraz daha yaslanıyorum arkama ve
radyoda çalan müziği o zaman duyabiliyorum: Seninle her şeye varım ben. Sen benim uğurlu yolumsun. Yıldızlara yürürüm senle... Çaprazdan gördüğüm bu ensesi kalın, fazla kıllı kolları güneşten
iyice yanmış, vites koluna kehribar tespih geçirmiş adamla, aynı şarkıdan keyif
ala ala gidiyoruz bakalım. Eni-boyu yerinde, bronz teni ışıl ışıl ve bronzluğu
amelelikten gelmeyen, daha iyi mevkideki biriyle aynı şarkıdan keyif almaya itirazım
olmazdı diye düşünüyorum. Bunu düşündüğüm için sırtıma minik minik çiviler
batıyor ve insanları dış görünüşüne göre değerlendirdiğimi ve kendimi de bir
halt sandığımı görerek üzülüyorum. Kendimi yargılarken şarkı da bitiyor.
Çantamda bir flash bellek taşıyorum. Şimdilik son göz ağrım olan
deneme dosyam içinde: “Allah’ın Yardımcıları Olun.” Elimi çantama atıyorum, onu
çantamdan düşürme ve takside bırakma ihtimalim zihnime sürünüp geçiyor. Onu çantamın
iç kısmında, minik fermuarlı bölümde saklıyorum. Orada olduğunu bilerek ve
fermuarı açıp tekrar orada mı diye yoklamayarak, düşürme ihtimalimi sıfıra
indiriyorum. Birazdan ineceğim.
Metroya gelince taksici duruyor ve ödemeyi alır almaz; “Ben size
yardım edeyim.” diyerek bir çırpıda arabadan iniyor ve bana kapıyı açıyor.
Şaşırıyorum. Bugüne kadar böylesi kibar bir taksi şoförü görmemişim. Yardım
sözü, tonlaması aynı olduğu hâlde, diğerlerinin arasında büyüyerek,
kalınlaşarak öne çıkıyor. İşitmiyor da bir metinden okur gibiyim. İşte şöyle:
“Ben size yardım edeyim.”
Taksiden inip metro girişine doğru bir insan seli içinde akıyorum.
Mazgal deliğine doğru akan yağmur suları gibiyiz. Fakat yağmur yağmış değil.
Ama benim kalbim çoktan hamur olmuş. Mayası geldikçe her adımımda kabarıyor. Kalabalığın
içinden biri, bir kadın; pembeli siyahlı bir giyimi var, şalını başına sarık
gibi dolamış, şalı da pembeli siyahlı, iki üç metre kadar önümde ve hafif çaprazımda
yürüyor ve başını bana döndürmüş biteviye gülümsüyor. Başı bana dönükken nasıl
kimseye çarpmadan yürüyebiliyor? Kalbimin taşan hamuruna elini daldırıp bir
topak alıyor, un serpip yuvarlıyor, kalbimi yeniden yapıyor. Pamuk gibi
oluyorum. Kim bu kadın? Nereye gittiğimi adım kadar bilen, aklımdan geçeni okuyan
ve bana eşlik eden bu kadın, hakkımda tüm bildiklerini bana bir bakışıyla
yüklüyor. O dakika ondan kuşku duymuyorum: Ölü iken kendisini
dirilttiğimiz ve insanlar içinde onunla yürümesi için kendisine ışık verdiğimiz
kimsenin durumu, karanlıklar içinde olup ondan çıkamayan kimse gibi olur mu?2 Olmaz, olmaz da… Ben
yolumu kendim de bulurum, diye aklımdan geçiriyorum kof bir kendini önemsemeyle…
Sonra nasıl oluyor, onu birden kaybediyorum. Hiçbir yerde yok!
Turnikeden geçiyorum. Kalabalığa uyuyorum ve ayaklarım beni sarı
çizginin önüne ve çizgiyi geçer de ya atlarsam fikrinin kıyısına kadar
getiriyor. Atlamam atlamasına da ya rüzgârına kapılırsam diye düşünmeden
edemiyorum. Fazla beklememe gerek kalmadan araç geliyor. Adımımı atıyorum ve
malum düşünceleri sarı çizgide bırakıyorum bir başkası için. Kaç durak sonra
ineceğim yere varıyorum hiç bilmiyorum. Bunlar önemsiz benim için. Kaç hâyâl,
kaç anı sonra dersek, bunu tespit etmek hiç mümkün değil. Ayakta giden
yolcuların tutamaklara uzanmış kolları gibi bütün düşünceler birbirine girmiş
vaziyette araçtan iniyorum. Pembeli siyahlı kadını kaybettim, üzgünüm. Dürüste çıkar, diğer kelimeleri de takıp
peşine buharlaşıp gitti mi, yoksa bir bulut gibi üzerimde mi, emin değilim. İndiğimde
bir an durup; “Cağaloğlu çıkışı ne taraftaydı” diye düşünüyorum. Önümden geçen
iki adamdan biri, diğerine, az ilerideki merdivenleri eliyle işaret ederek; “
Cağaloğlu çıkışı şu tarafta, biz buradan çıkacağız” diyor. Zamanlama müthiş! Ağzım
açık kalıyor.
Yer altından gün yüzüne çıkan bir köstebek gibi dışarı çıkıyorum. Bu
çıkışı, kelebeğin kozadan çıkışına benzetmek isterdim ama henüz kanatlanabilmiş
değilim, evrimimi tamamlayamadım: İnsan henüz anılmaya değer bir şey olmadan
önce uzun bir dönemden geçmemiş midir?3 Oluş halindeyim. Başımı
yukarı kaldırıyor ve yükselen binalar arasından görünen göğe bakıyorum. Mavi
atlasa serili beyazlı, grili yumaklar… Bir sonbahar göğü için fazla iddialı.
Birden alerjim tetikleniyor ve üst üste hapşırıyorum. Güneşten olmalı…
Bulutların arasından başını sessizce uzatıyor: Gökleri ve yeri örneksiz yaratan bir işin olmasına karar verince, ona
yalnızca “Ol!” der ve oluverir.4 Başımı eğiyorum. Kamburumu
çıkartarak Cağaloğlu yokuşuna doğru yöneliyorum. Yokuşun başında Çiğdem pastanesi
karşıma dikiliyor. Kendinden emin bir sevgili gibi nefis kokulardan, buram
buram kollarını boynuma doluyor. Ne yalnız başıma oturmak ne bir şeyler
atıştırmak istiyorum. Ona direnmek zor fakat yine de nazikçe kollarını
boynumdan indiriyorum.
Farklı ülkelerin konsoloslukları önünden geçiyorum. Harita üstünde
birbirine sınırı olmayan ülkeler şimdi böyle yan yana… Her binanın önünde,
kendine özgü giyimiyle güvenlik görevlileri dikiliyor. İçimde hoplamalardan zıplamalardan sorumlu
biri, onları görünce muzip bir çocuk oluyor ve Faslıyı hop diye Fransız
konsolosluğuna, Fransız’ı Fas konsolosluğuna konduruveriyor. Küçük bir yer değiştirmece. İçten içe gülerek,
hızla oradan uzaklaşıyorum.
Cağaloğlu yokuşu gittikçe kâğıt kokuyor, mürekkebi kurumamış
gazete, raflarda yıllanmış, sayfaları sararmış kitap kokuyor ya da bana öyle
geliyor. Bu kokuyu şişelemek keşke mümkün olsa! Vitrin camlarında görünen
kitaplar, kapı önüne istif edilmiş eski-yeni dergiler, gazeteler… Onlarla
muhakkak surette bir ünsiyetim var. Ebem göbeğimi kesince bir kütüphanenin
bahçesine gömmüş olmalı: Allah sizi yerden bir bitki olarak bitirdi.5
Ve ben oradan yeşerdim.
Kısa bir telefon görüşmesiyle
yayıncımın yerini iyice öğreniyorum. Epey yaklaşmışım. İçeri girdiğimde orta
yere kurulmuş kuzine bir soba dikkatimi çekiyor. Üzerinde bir demlik
fokurduyor. Sağa sola yığılmış kitaplardan adım atılacak yer kalmamış odada. Bu
sobanın alazı bu kitaplara sıçramasa bari, diyorum içimden. Göz bebeklerimde
birden alevler yükseliyor fakat yangının ortasında yine herkes elindeki işe
eğilmiş kayıtsız oturuyor. Alevleri el çabukluğuyla söndürüyorum. Ortalığı telâşeye
vermenin âlemi yok. Ateş, sobanın içinde. Soba, odanın ortasında. Demlik
sobanın üzerinde. Sobanın üzerinde bir demlik fokurduyor ya da tıslıyorsa o
anlatıda her şey yolunda demektir. O halde ben de kendi işime bakmalıyım.
Sobanın gerisinde, elindeki kupadan içeceğini yudumlayan şişmanca bir adama selam
veriyor ve görüşmek istediğim kişinin adını sorguluyorum. Sesli selamımı başıyla
alıyor ve beni el işaretiyle yan odaya yönlendiriyor: Ve bir selam ile selamlandığınız takdirde siz ondan daha
güzeli ile selamlayın veya onu (aynıyla) iade edin.6 Bu
adamdan o dakika hoşlanmıyorum. Yaptığı işten bıkmış bir hali var.
Yayıncım da yardımcısı da yorgun… Kitap okumanın bir iş olduğu
yerde kitap okumanın bir zevki kalmıyor olmalı. Kendimi daha şanslı
hissediyorum onlara bakınca. Yayıncım, kendisine takdim ettiğim eski
kitaplarımdan birinin kapağını açıyor ve birkaç cümleyi hızlıca okuyor. Kendi kitaplarım
dışında başka kitapların da editörlüğünü yapıp yapmadığımı soruyor. Hayır,
diyorum. İstersem yapabileceğimi söylüyor. Galiba bir iş teklifi aldım. Fakat o
zaman yeni çalışmalarıma zaman ayıramayacağımı düşünüyorum. Ha-ha-hayır, diyorum.
Yayımcım kekelememe şaşıyor. Gözlerim pencereye kayıyor. Pervaza yığılmış
kitapların gerisinde görünen bir yüz… Şaşkınlığımı nasıl gizleyeceğimi
bilemiyorum. Pembeli siyahlı kadın orada! Gülümsüyor. Verdiğim cevabı biliyor ve
beni onaylıyor.
Ne dışarı çıktığımda, ne de yol boyunca bir daha onu görebiliyorum.
Konsoloslukların önünden geçiyorum. Faslı ile Fransız güvenlik görevlisi
yerlerine geçmiş. Fakat hallerinde bir gariplik var. Biri diğerine şapkasını,
öteki de ona ceketini vermiş. Çiğdem pastanesi biraz daha dolmuş. Pastaneden
çıkan bir eleman, elinde kese kâğıdından paketlerle konsolosluklara doğru
ilerliyor. Bizimkiler poğaça söylemiş olmalı. Karşılıklı yiyecekler… Yüzüme bir
gülümseme yayılıyor. Metro merdivenlerine doğru yürüyorum. İlk basamağı inmeden
önce, son bir kez bakıyorum yokuş yukarı… Yol boyunca ağaçlar rüzgârla bana
doğru eğilip kalkıyor. Burnuma kitap kokuları geliyor. Başımı eğerek karşılık
veriyorum bu kokulu selama. Derin bir nefes alıp içime çekiyorum. Daha ne
isterim ki…
Mihriban İnan Karatepe, Heceöykü Dergisi, Sayı:100, Ağustos-Eylül 2020
_______________________________________________________________________
Kur’an-ı Kerim, “Taner Eon Demirci Lopez çevirisi”
1.) İsrail Suresi/17:80
2.) Kur’an Suresi/ 6:122
3.) Evrim Suresi/76:1
4.) Vaadin Tekrarı Suresi/2:117
5.) Nuh Suresi/71:17
6.)Yetimler Suresi/ 4:86

How do you use titanium cost?
YanıtlaSilThe most popular way titanium road bike to get used to titanium tube new-build titanium houses is by driving through the casino doors. You can't just pull babyliss nano titanium flat iron up the car, and the only thing titanium gold missing titanium build for kodi is the