3 Kasım 2021 Çarşamba

KÖRMEK

Yolda yürürken kör bir adama çarptım. Adamın bastonu elinden düştü. Bastonla birlikte kendi de düşmesin diye hızlıca kolundan tuttum. Hem körsün, hem en önemli anda, en düşürülmeyecek şeyi düşürüyorsun be adam, diyecek oldum. Yol kenarında bir ağaç –defne olmalı- bir an nefesini tuttu. Kafede oturanlar ellerindeki fincanları tam ağızlarına götürecekken geri çektiler. Başları aniden bize döndü. Bir kedi, kapağı açık bırakılmış çöp konteynırının kenarında dengede duruyordu. Ayağı kayar gibi oldu ve çöpün içine, büyük ihtimalle başka bir kedinin üstüne düşüverdi. Sağı solu tırmalama sesleri geldi içerden ve bir anda yükselen hırlaşmalarla çöpten iki kedi birden fırlayıverdi. Kaşım, gözüm oynadı. Zaten sinirliydim. Yemeğin altını yakmıştım. Nişanlım gelecekti. Zeytinyağlı taze fasulyenin dibi tutmuş, fasulyelerin yarıdan fazlası simsiyah kesilmişti. Gidip yenisini alayım da tekrar pişireyim diye bir koşu evden çıkmıştım. Teflon tencereye de kızmıştım. Yanmaz yapıştırmaz değil miydi bunlar?! Hem yanmış hem yapıştırmıştı işte! Kesin tencereye de kızmıştım. Ocağın altını kısıp öyle salona geçmiş olmalıyım. Öykü karakterim de gözlerini kısmıştı o sıra. Uzağa bakıyordu ve önünü görmüyordu. Salondaki masada, açık duran bilgisayarımda, arkadaşının evine doğru düşünceli düşünceli yürüyordu. Bir ayağı havada, tam adım atacakken fasulyenin suyunu koymak için mutfağa geçtiğim için, öylece donup kalmıştı. Fakat yine de kulaklarında bir ses –arkadaşının telefonda bir parça mekanikleşen sesi, günlerdir süregelen bir konuşmanın izleri- yankılanıp duruyor, ne yürüdüğünü var saydığım sokağın curcunası, ne tıkırdayan, cızırdayan tenceremin sesi, bu sesi bastırabiliyordu. “Görüyorsun işte canım, hayvanlar da birbirini yiyor”, demişti arkadaşı. “Sen insansın, frekansını düşürme…” demişti. “Kendini nerede görüyorsun?” Evin emektar kedisi o sırada konuşulanları anlamış gibi sahibinin paçalarına sürünüp geçmişti. Bu anımsamanın üstünden birkaç cümle geçecek ve öykü karakterim çoktan arkadaşının evine varmış olacaktı. Uzun uzun tasvirleri sevmediğimden lafı uzatmıyordum. Bu sebeple fazla sallanmadan ziyaret için yola çıkmış gidiyordu. Şu fasulye yanmasaydı çoktan varmış olurdu. Manav manav dolaşıp durdum. Doğru düzgün bir taze fasulye yoktu. Vakit de iyice daralıyordu. En iyisi pratik bir şey pişireyim, diye düşündüm. Bir kilo kuşbaşı tavukgöğsü almak için kasabın olduğu sokağa doğru döndüm. “Hızlıca sote yaparım yanına da bir pilav, olur biter” dedim içimden. “Bu seferlik mecburen yesin. Şimdiden ipleri eline vermeyeyim, sonra başa çıkamayız…” Bu son dediğimle nişanlımın prensibinde bir delik açmaya çalıştığımın farkındaydım. İmgelemim rahat durmadı ve hemen kendine bir ceza kesti: Yürüdüğüm sokak, çevredeki binalar, yoldaki arabalar sanki rubik küpün renkli parçalarıydı ve bir el, aniden küpün bir yüzünü tam ortasından kırarak iki yana döndürdü. Yol kenarındaki ağaçlar, kökünden kütürdeyerek gövdesinden çatladı. Üzerindeki kuşlar birden havalandı. Gökyüzünde bir çığlık… Bulutlar birden çekildi. Güneş, bütün aydınlığıyla ortaya çıktı ve ışın kılıçlarını gözüme soktu. Elimi yüzüme siper ederek kaçarcasına kasaba girdim. Kırmızıda geçmiştim. Arkamdan tiz bir korna sesi uzadıkça uzadı. İçeri girmemle kan ve et kokusu burnuma hücum etti. Işıltılı vitrinde streç filme sarılı koyun kelleleri, mat gözlerini üzerime diktiler. Tezgâha yaklaşmışken bir adım geri gittim korkuyla… Tezgâhın gerisinde terli ve kilolu iki adam karşılıklı konuşuyorlardı. Biri diğerine: “Bugün daha fazla yapamayacağım”, dedi. Elindeki bıçaktan kan damlıyordu. Taze kuzu etinin üzerine fiyat etiketini yapıştırdı ve kirli önlüğünü çıkarıp astı. Diğeri bana döndü, ne istediğimi sordu, bir gözüm dışarda etrafı kolaçan ediyordum; kimsede olağanüstü bir telaş yoktu, olup biten kendi yaratımımdı bunu biliyordum ama yine de devamı gelecek korkusuyla yavaşça ne istediğimi söyledim adama. Kesmeye, doğramaya alışmış elleriyle iki-üç dakikada siparişimi hazır edip önüme koydu. Elimde poşetle tedirgin vaziyette sokağa adım attım. Her şey yerli yerinde görünüyordu ama yürüdükçe yol üzerime doğru esneyip kalkacak, bir bilgisayar oyunundaki gibi, gidip gelen renkli arabalar üzerinden kayıp düşecek sandım. Bir an önce eve gitme telaşıyla acele ediyordum. O telaşla birine tosladım. Kör bir adam… “Çok pardon görmedim”, dedim. Tebessüm etti. “Görmek” büyük bir cam parçası gibi aramızda şangırtıyla yere düştü. Pardon, dedim tekrar, bir yerinize gelmedi ya… Adamın dudağındaki tebessüm incecik buruldu. Kolunu gövdesine doğru çeker gibi yaptı. Meğer kolunu sıkıyormuşum, tırnaklarım cam kırığı gibi etine batıyormuş da fark etmemişim. Hemen kolunu bıraktım. Dudakları gevşedi. “Çok özür dilerim, görmedim gerçekten”, dedim. Bunu derken kör bir adamın karşısında ikide bir görmedim deyişime kızarak yeri teptim. Cam kırıkları ayağımın altında çıtır çıtır etti. Eğildim ardından yere düşen bastonunu alıp kendisine vermek istedim, o benden önce davranıp aldı. “Nasıl gördü ki düştüğü yeri?”, dedim, kendi kendime. Baston dikkatimi çekti o sıra. Baston bildiğin baston şemsiyeydi. Kör bastonu değil. Adamın gözlükleri de bildiğin kolormatik gözlük. “Ben ne görmüşüm Tanrı aşkına!”, dedim içimden, “Amma da körmüşüm!” Ne yapacağımı bilemedim. Kör olduğunu nereden çıkarmıştım ki?! Adam baston şemsiyesini bir eline alınca diğer eliyle gözlüklerini hafifçe indirdi, traşlı, pürüzsüz teninin arasında ışıl ışıl parlayan, masmavi gözleriyle yüzüme bakarak; “Önemli değil hanımefendi” dedi. Az kalsın kasap dükkânını işaret ederek; “Önemli, önemli! Buraya girmeyin hatta girmeyi bile düşünmeyin, her şey bu yüzden oluyor”, diyecektim. Yutkundum. Adamın kasaba gireceğini de nereden çıkarmıştım?! Üst bedenim hareketsiz halde, ayaklarımı sürüyerek yavaşça oradan uzaklaştım. Her zaman yaptığım gibi kendime kızdığımda yeri teperek, kör bastonu gibi bir sağa bir sola vurarak ayaklarımı, kaldırım boyunca ilerledim. Bir müddet yürüdüm. Sonra içime bir düşünce düştü. Acaba adam nereye gidiyordu? Yer ufaktan sallanır gibi oldu. Hafiften arkamı döndüm. Ama yoktu. Sağa baktım, sola baktım, yoktu. Sanki yer yarılmış içine girmişti. Şaşkın şaşkın eve nasıl geldim bilmiyorum. Doğruca mutfağa girdim. Yağlı kâğıda sarılı et poşetini iki avucumda tutarak hafifçe burnuma doğru kaldırdım. Pişmemiş et kokusu insan duyusuna hitap etmiyordu. Bir an önce bu kokudan kurtulmak için baharatlar, yağ ve tuzla onu yenilebilir hale getirmeliydim. Pişene kadar başında bekledim. Öykü karakterim, bir ayağı havada tam adım atacakken öylece donmuş bekliyordu. Tencereyi şöyle bir karıştırıp sonra ağzını kapattım. Yakmadan yemek olayını aradan çıkardığıma gizli gizli seviniyordum. Bekledim, bekledim ama nişanlım gelmedi. Aradım. “Aracıma doğru yürüyordum sokakta biriyle çarpıştık biraz sersemledim sonra aracıma bindim, yolda kaza oldu. Sanki bütün arabalar rubik küpün renkli parçaları gibiydi ve bir el, aniden küpün bir yüzünü tam ortasından kırarak iki yana döndürmüş gibi hepsi birden birbirine girdi, yol kapandı. Aralarından zor sıyrıldım. Gerisin geri eve döndüm, tam seni arayacaktım...” Hâyâl kırıklığıyla mutfağa geçtim. Tencerenin kapağını açtım. Tencerenin içinden bir canavar çıkıp tüm bu olanların üstüne beni yiyecek değildi. Etin tamamını genişçe bir tabağa aktardım ve kediler için dışarı çıkardım. Bilgisayarın başına geçtim, arkama yaslandım sanki yorulmuştum. Pek yazasım da kalmamıştı. Öykü karakterimin boşta kalan ayağını yavaşça yere kondurdum. O da yorulmuştu. Burnu bir şeyler koklar gibi havadaydı. Bir yanık kokusu, dedi. Bir yanık kokusu lazım. Fasulye yanığı… Yoksa devam edemeyeceğim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder