24 Ekim 2019 Perşembe

AKLIMDAN ÇIK



Kafam demir parmaklıklara sıkıştı sayende yine… Aklımdan çık.
Medikal malzemeler bölümünden hasta bezi alıyordum. Seni gördüm. Çocuğu market arabasına güzelce oturtmuştum. Bir kadına ani bir tutulmayla bakan bir erkek bakışıyla bakıyordun bana, ne hoş... Bakışının odak noktası bendim. Bir gurur yelpazesi havalandı yüzümde. Eğer bakışın biraz sola kayarsa çocuğu görecektin. Saniyenin çok altında bir sürede çocuğu fark etmemeni diledim. Daha da kötüsü, çocuğun arabasını biraz öte iteklemeyi düşündüm ki bir çocuğum olduğunu görmeyesin... Saniyenin binde birlik bir süresinde böyle düşündüğüm için kendimden nefret ettim. Derin bir suçluluk duygusuyla arabayı kendime doğru çektim ki iyice göresin… Gördün. Market arabasını sıkı sıkı tutarak sana baktım ben de… Dimdik. Bakışımla, duruşumla, ben buyum dedim, hatta daha da fazlası… Anlatsam inanmazsın. Öyle salağım ki anlatmamı isteyeceksin sanıyorum. Hatta sanmakla kalmıyor, bayağı bayağı anlatıyorum. İçimde bir monolog… Duyuyor musun?
Ben evliyim, bir de çocuğum var. Eşim hasta. Bir bebeğin altını değiştirir gibi değiştiriyorum alt bezini. Tek farkla, elime plastik eldiven takıyorum bu işleri yaparken. Kıyafetlerini tek tek giydiriyorum. Ellerini, kollarını bir anne şefkatiyle sıvazlıyorum. Artık o benim eşim değil sanki ben onun annesiyim. Hiçbir şey hatırlamıyor: Gece boyu tartıştığımızı, öfke anında ilkel bir dürtüye kapılıp gittiğini, bunu ikimizin de bildiğini ama yine de özür dilemediğini, sabaha kadar sırtımızı dönüp birbirimize küs yattığımızı, bir kolunu uzatsa bana dokunabilecekken ve tam dokununca ben de ona doğru dönüp sıcağına gömülüverecekken kılını kıpırdatmayışını, oysa on beş santim uzağımda yatışını, bu kadar yakınındaki birini delice özlemek neymiş tecrübe ederken inci gibi yaşlar döktüğümü, tüm bu tartışmaların üstüne derin derin soluyarak nasıl da uyuyabildiğini, sabah olunca öfkeyle yerinden kalkıp kapıyı çarpıp çıkarken uyanık olduğumu, bütün gün belki arar diye telefon elimde dolaştığımı, herkesin arayıp bir onun akşama kadar aramayışını ve tam umudu kesmişken “Hayatım” diye kaydettiğim numaranın tatlı tatlı çalmaya başlamasını, boğazımı temizleyip “Alo…” deyişimi, karşıdan onun sesini beklerken yutkunup nefes alan birinin Lütfi Kırdar Eğitim Araştırma Hastanesi acil servis kapısından giriş yaptırılan hastanın yakını olup olmadığımı soruşunu, beni “Hayat Işığım” diye kaydeden birinin elbette en yakını olduğumu ve daima olacağımı…
Başını çeviriyorsun derhâl. Kasaya yöneliyorsun. Ben, bir anlığına etekleri bulutlarda uçuşan bir peri kızı olmuşken bir anda küt diye kendi gerçekliğime düşüyorum. Elimde hasta bezi, yanımda çocuk… Uçuşan eteklerden eser yok. Altta kot, üstte tişört, saçlar üstünkörü bağlanmış bir atkuyruğu… Başını çevirmenle marketin uğultusu, ağustos böceklerinin sesi gibi uğulduyor beynimde:
Nerede oldukları belirsiz… Cır cır ötüyorlar. Sesin yönünü bulmak zor. Her yerde ve her taraftalar. Alçalıp yükselen bir koro ya da karşılıklı, çapraz korolar… Biteviye bir ses. Parmaklığın gerisinde yemyeşil otlar arasında bir serçe kuş… Böceklerin sesinden kafası şişmiş de gelip konduğuna pişman olmuş gibi otların arasında aranıp duruyor. Pişman olduğunu aranıp durmasından çıkarıyorum. Bir an önce aradığını bulacak ve uçup gidecek. Yoksa bu böceklerin sesleri çekilir gibi değil.
Kafamı demir parmaklıkların arasından geçirip biraz daha yakından bakayım diyorum minik kuşa. Yeni bir bakış açısı edineceğim belki de, artık ne düşünüyorsam… Kafamı geçirmemle kuş pırr diye… Sonra kafam çıkmıyor iki demirin arasından. Cırcır böceklerinin korosu birden yükseliyor.
Mahalle ilkokulunun bahçesine bakar şekilde boyunduruğa vurulmuş gibi kalakalıyorum. Mevsim yaz. Bahçe boş. Onlarca, yüzlerce öğrencinin kahkahasında boğulmadığıma şükretsem mi yoksa birileri olsaydı hemen müdahale ederlerdi diye hayıflansam mı bilemiyorum. Tabii o zamanlar ‘hayıflanmak’ kelimesini kullanamayacak kadar küçüğüm. Kelimesini bilmesem de duygusunu biliyorum.
Bütün hayatım gözümün önünden film şeridi gibi geçiyor. On sene. İlk dördünü zaten hatırlamıyorum.  Çocuk aklım, bu sıkışmayı ölümcül bir vaka olarak algıladığından o kısacık anda hayatımın filmini seyrettiriyor bana. Hayatım pek tatlı ve bunu hak edecek hiçbir şey yapmamışım. Tertemiz bir kalple oracıkta sıkışıp kalmaktan başka…
Dehşete kapılıyor ve o birkaç saniye içinde öleceğimi düşünüyorum. Yoldan geçen bir kız, başımı iki eliyle tutup uygun bir açıyla yavaşça çekip çıkarmama yardım ediyor. Onun o yumuşak elleri olmasa kim bilir daha ne kadar kalacağım orada. Başım, sıkıştığı yerden kurtulunca, kızın elleri okşamak için saçlarıma uzanıyor. Utancımdan buna fırsat vermiyor, ağlaya ağlaya arkamı döndüğüm gibi kaçıp gidiyorum.    
                                                                        *                                                             
Arkamı döndüğüm gibi… Raftaki bütün hasta bezlerini sökerce aldım yerinden, köpeğe atar gibi attım market arabasına, bir çuvala teper gibi bastım. Rafta toplayacak başka ürün kalmadığını görünce, market arabasını tepeleme doldurduğumu fark ettim. Şimdi, kim bu fazlalıkları geri boşaltacaktı? Kollarım iki yana düştü. Hüngür hüngür ağlayasım geldi. Allah belamı versin benim, dedim içimden, Allah belamı versin, hem de bin kere… Çocuğum başını çevirip masum masum yüzüme baktı. Tüm bunları sesli mi söyledim? Bezlerin yarıdan fazlasını tekrar rafa dizdim, çaresizce… Bana biçilen hayatın neresinden tutacağım bilemedim. Ellerim market arabasının tutamağına gitti, kasaya doğru yavaş yavaş arabayı itekledim.
Kasiyer kız, robotik hareketlerle ürünleri tek tek okuttu. Yüzüme bakmadı. Ben onun saçlarına, dağılan rujuna, bütün gün otura otura yağ bağlamış yanlarına baktım bu esnada. Uygun bir açıyla kolunu uzatıp kredi kartımı verdi. Malulen emekli kocam adına edindiğim kredi kartımı, dikkatlice cüzdanıma yerleştirdim. Saatli bomba gibiydi. Hesap her geçen gün kabarıyordu. Kart başvurusu yaptığımda taksitli nakit avantajı, geri ödeme kolaylığı, kampanyalar vs. banka memuresinin ağzında akide şekeri gibi dönüyordu ama ödeme vakti gelince tüm o sözler, havada uçuşan su balonları gibi deterjanlı bir ıslaklık bırakarak patlayıveriyordu. Her şey elimde patlayıveriyordu. Koca olsun diye sevip aldığım adam, elimde patlayıveriyordu. Hasta bir adamı da bırakıp gidemezdim ki… Vicdanım elimde patlayıveriyordu.
Dolu poşetleri çocuk arabasının iki yanına asarak marketten çıkmadan önce son bir umutla sağıma soluma bakındım. Buharlaşıp uçmuştun sanki.  Çocuğum, mızıldanmaya başladı tam o esnada.  Seni aramaktan vazgeçer gibi oldum. Parka doğru ilerledim. Ufaklık, uzaktan uzağa salıncakları görünce el çırpmaya başladı. Banklar hemen hemen doluydu. İki kadının oturduğu benim de yanlarına sığışabileceğim bir yere çocuk arabasını yaklaştırıp ufaklığı yerinden kaldırdım. Tek tek bütün oyuncakları deneyip yorgun düşünce onu tam gözümün önünde duracak şekilde kumların üzerine oturttum ben de ayaklarımı sürüyerek kadınların yanına gelip oturdum. O kadar kırgındım ki onlara bir merhabayı bile çok görerek yüzlerine bile bakmadım. Onların da çok umurunda değilmişim ki aynı tonda konuşmalarını sürdürdüler:
“Her şeyi konuştuk. Çocuk kimde kalacak, ne olacak…” dedi biri.
Diğerinden hiç ses gelmedi.
“Önce içim boşalır gibi oldu böyle deyince… Bir kaygı alıyor insanı. Kim bakacak bize, kime sığınacaksın diye...” dedi.
Bir es verdi. Diğerinden bir karşılık gelmeyince;
“Tam anlaştık derken o geri yaptı.” Diye devam etti.
Buna benzer cümleler… Sanki iki kadın, benim için konuşturuluyordu. Konuşabilmek… Ne büyük nimetti. İçimi çektim.  Her şeyi duyuyordum. Biri kelimeleri çiğneyerek, bazı sesleri hiç vurgulamadan, direkt yutarak konuşuyor sanırım konuşurken ağlayıp kelimeleri ıslatmak istemiyordu. Kadının içinde biriken kelimeler ise bir ifrazat gibi boğazını baskılıyor fakat kelimeler kusmuk gibi akışkan olmadığından boğazını yırtarak çıkıyor, katı nesneler gibi bütün ağırlığıyla orta yere düşüyordu. Kelimelerin yok edilmesi gerekiyordu bu yüzden. Diğer kadın bu kelimeleri daha düşmeden havada yakalıyor, taş gibi, maden gibi göğsünde parçalıyor, tuz buz ediyordu.
Oracıkta düşündüm. Başımı ellerim arasına aldım. İçimdeki kelimeler birbirine sürtüne sürtüne bağrımı kum ediyordu. Ben seni gördüm mü? Sen bana tam bakıyorken, bana bakışını gördüm mü? Biraz daha görünmek için sana, başımı uzattığımda, sen pırr diye… Öyle acı çekmeyecek gibi… Öyle ani bir dönüşle... Ruhumun köşeleri, kıyısı, bucağı yok ki benim. Eteğimi toplar gibi toplayıp gidemiyorum ki ben ruhumla. Ama sen öyle acı çekmeyecek gibi gittin ki… Boyunduruğa vurulmuş gibi kaldım öyle… Sen gittin mi? Seni bir daha görür müyüm? Tüm bunları ben uyduruyor olabilir miyim?
Hayır, aklımdan çık. Kafam demir parmaklıklara sıkıştı sayende yine… Aklımdan çık.
Daha fazla oyalanmamalıyım. Bir an önce evime gitmeli, çocuğu banyo yaptırmalı, aldıklarımı yerleştirmeli, eşimin yemeğini yedirmeliyim.  Şimdi kendi ellerimle kafamı uygun bir açıyla yavaşça çekip, sıkıştığı yerden çıkarmak zorundayım. Sonra arkamı döndüğüm gibi… Yaparım bunu. Aklımdan çık.

 ____________________________________________________________________________

                                                                          M. İnan Karatepe, Hece Öykü, Ekim-Kasım, Sayı: 95, Yıl: 2019

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder