28 Haziran 2019 Cuma

ŞİMDİ SİZE SORUYORUM






Adım Buğlem. Boğum boğum, düğüm düğüm Buğlem. Baba adım: Buğra. Anne adım: Leman. Ortak bir aşkın meyvesiyim. Annemle babamın isimlerini tam ortadan(?) ikiye bölüp birleştiriyorsun; al sana Buğlem! Bir anlamı da var mı acaba, diye Google Çeviri’ye bakıyor bizimkiler: Cenneti müjdeleyen melek, çıkıyor. Yersen. Afiyetle yiyorlar tabii… Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki tane… Hem anlamlı, hem oyunlu bir isim koymuş oluyorlar böylelikle biricik kızlarına.

Buğlem uyuyor; mışıl mışıl… Buğlem uyanıyor, pırıl pırıl… Buğlem emekliyor, düşe kalka… Buğlem’in ilk dişi çıkıyor; çın çın… Buğlem hastalanıyor, zırıl zırıl… Buğlem terliyor, buram buram… Buğlem’in ateşi çıkıyor, cayır cayır… Buğlem, Buğlem, Buğlem…

(İsmime de alıştınız bu arada haydi…)

Bütün çocuklara olanlar bana da oluyor. Yavaş yavaş büyüyorum işte… Annemin telefonu fotoğraflarımla dolup taşıyor. Facebook profil resmi ben. Whatsapp profili ben… Annemin İnstagramı baştan aşağı yine ben. Anne ve babamın akrabaları, arkadaşları, uzaktan yakından tanıdıkları, tanımadıkları tarafından beğeniliyor, beğeniliyor, beğeniliyorum.

Burası hikâyenin başı. Hikâyemin başını tespit etmemizse mümkün değil bana göre. Annemin iki avucu arasına alıp okşadığı başımın hangi çağların uğultusuyla dolup taştığı ve bu yüzden şimdiki zamanda onun, o güzel kadife sesine nasıl olup da sağır kesildiğini bilemiyorum. Belki narkozun etkisi… (Bu narkoz kafası da iyiymiş, tavsiye ederim.)

“Narkoz da nerden çıktı şimdi?!” derseniz eğer, alıştığınız şekilde şöyle özet geçeyim:

Buğlem büyüyor. Buğlem okula gidiyor. İlkokul, ortaokul derken lise… Buğlem okul yolunda sevdiği oğlanı uzaktan uzağa görüyor. (Evet, Buğlem hep bebek kalacak değildi.) Oğlan da Buğlem’e karşı boş değil. Buğlem karşıdan karşıya geçmek istiyor. Buğlem önce oğlana, sonra oğlana ve sonra tekrar oğlana bakıyor. İki bakışma arasında zaman, buz küpü mat, havada asılı katılaşıyor. Buğlem yola doğru bir adım atıyor. Sağdan gelen, kırmızı bilmem ne marka otomobilin şoför mahallinde oturan adamın kolunda ise kadranı ateşle baruttan bir saat işliyor. Sonrası gümm! Karşı kaldırımda oğlanın eli “Dur!” anlamında ve ağzı bir karış açık donup kalıyor. Buz küpü havada fişek gibi patlayıp bin parça oluyor. Buğlem’in kanı otomobilin tekerleklerini kırmızıya boyuyor. Mahalle berberinde yüzünün yarısı köpüklü bir amca, gürültüyü duyunca aniden döndürüyor başını. Berber çırağı, adamın yüzünü kesiyor. İnce bir kan sızıntısı bembeyaz köpüklere doğru akıyor. Kahvehanede okey oynayan adamlar, şakır şakır kapatıyorlar çuha örtünün üzerine ıstakalarını ve aniden ayaklanıp kapıya doğru koşuşuyorlar. Birkaç sandalye bu arada devriliyor, çay bardakları kırılayazıyor. Bez çantasına öteberi doldurmuş evine yollanan hanım teyzeler, yanı sıra yürüyen çocuklarını kaybetmiş gibi birden, telaşla etraflarında arıyorlar ve yanı başlarında bularak, ellerinden yakalayıp hızla uzaklaşıyorlar oradan. Çocuklar, eve götürülürken başlarını döndürüp döndürüp gerisin geri bakıyorlar. Birbirlerine kur yapan sokak kedileri, korkuyla yerlerinden zıplayıp kuytulara saklanıyorlar. Burunları birbirine değiyor. Nefeslerinde korku ve çiftleşme isteği birbiriyle yarışıyor.

Ambulans, ilk yardım, hastane, ameliyat vs. derken belinden aşağısı felç. Kendine geldiğinde ortalığı kırıp geçiriyor. Kafasını bütün kuvvetiyle yatağın kenarlarına vuruyor. Hemşirenin kolundaki diş izi, annesinin yüzündeki yırtık, babasının yolunan saçları onun eseri.  İç organları otonom çalışıyor. Düşünüyor, algılıyor, konuşuyor, görüyor, duyuyor, kokluyor, tadıyor, yiyebiliyor, gözkapaklarını indirip kaldırabiliyor, kolları, elleri çalışıyor, boynunu sağa sola döndürebiliyor, gövdesini kımıldatabiliyor ama bacaklarında, ayaklarında hareket yok. Hiç yok. Kriz geldikçe sakinleştirici veriyorlar. Çünkü çalışan kısımlarına söz geçiremiyorlar.

Bendeniz işte… Buğlem. Boğum boğum, düğüm düğüm Buğlem!

Bundan sonrasını birinci ağızdan anlatacağım. Her şeyin ne kadar dramatik olduğunu görüyorsunuz. Kimseyi daha fazla üzmek istemediğimden babamın üç dört maaşına sebep olan tekerlekli sandalyemin tekerleklerini yavaş yavaş çevirip anne babamın uyuduğu bir saatte mutfağa girdim. Gece, ıslak ve ılık yemek masasının üzerindeydi. Durdum ve baktım. Ruhumu çimdiklemek yerine karabasan gibi üzerime çöktü. Boğulur gibi hissettim bir an. İçeriye doğru biraz daha tekerlek çevirdim. Yemek masasının dört sandalyesinden ikisini kaldırmıştı annem ki tekerlekli sandalyemi rahatça masaya yaklaştırabileyim… Masayı devirmek, sandalyeleri tekmelemek istedim. Tekme ve ben?! Bacaklarıma tükürdüm. Çünkü yerler cilalanmış görünüyordu. Mutfak tezgâhı boştu. Ay ışığı, yarı çekili perdeden mutfağa doluyordu. Eski ben olsaydım ay ışığından sevgiler yontardım ama şimdi loş ışıkta sadece lavabonun pırıltısı dikkatimi çekiyordu. Çamaşır suyuyla ovulmuştu ve buram buram kokuyordu. Yavaşça çekmeceyi çektim. Takıla takıla geldi. Annemin malum kazadan önce; “Bu dolaplar da dökülüyor artık Buğracım”ları da beraberinde geldi… Bu serzenişi uzun süredir duymadığımı hatırladım. Derdi günü ben olmuştum kadının, daha da üzüldüm. Onu bu dertten kurtarmak konusunda biraz daha cesaret aldım.  En keskin bir bıçak alıp çekmeceden ve itip yerine yerleştirmeden onu, bir timsah ağzı gibi açık bırakarak orada, odama kadar gitmeye bile gerek duymadan, oracıkta bileklerimi… Fakat Raman içerden bağırdı. Saç tellerimde bir pigment, hücrelerimde minik, siyah bir çekirdek olarak çığır çığır bağırdı.  (Raman; oğlum benim. Lisede kız arkadaşlarımla doğmamış çocuklarımıza don biçerken bu ismi bulduk. Dede adı: Buğra. Anneanne adı: Leman. İki ismin son hecesini yan yana koyuyorsun, al sana Raman! Bir anlamı da var mı acaba diye baktık biz. Güneydoğu Anadolu’da bir bölgenin ve dağın adı, çıktı. Biraz Hint ismi gibi dedi kızlar ama ortasına “h” koyarsan Rahman olur, al sana Abdurrahman!) Bir şeye bir isim vermeye gör. Hemen diriliyor. Bizim Raman yani Abdurrahman da öyle oldu. Malum kazaya kadar kızlarla dilimize dolandı, en neşeli sohbetlerimizin baş aktörü oldu. Kendisini unutmuştum. Bıçağın soğuk çeliği, bileğime değer değmez steteskobun soğuğundan ürperen bir bebek gibi anında mızıldanmaya başladı. Öldürmeyen Allah öldürmüyor. Ne benim somut varlığımı ne onun henüz bir forma kavuşmamış sade bir fikirden ibaret bulutsu varlığını… Dahası babamın boğazını susuzluktan kurutuyor. Gece gece yerinden kaldırıyor. Mutfakta beni bulduruyor. Babam, ne yapmaya çalıştığımı anlayınca, koca elleriyle saçlarımı ense kökümden yakalayıp boynumu kanırtıyor. Yüzüme sağlam bir tokat aşk ediyor. Tekerlekli sandalyemi, iki yanından tutup sağa sola ittiriyor. Bir buzdolabına, bir ocağa doğru savruluyorum. Savrulduğum yerde tekrar yakama yapışıyor. Var gücüyle bağırıyor. Küfürlerin biri, bin para... Elinden kurtulamıyorum. Neredeyse beni öldürecek! İstediğim de bu olduğu halde, kaçıp kurtulmak istiyorum ondan.  Annem, gürültümüze uyanıyor. Sonra ikisi başlıyorlar tartışmaya… Benim derdim bana yeter. Ne yapayım?! Aradan sıyrılıp, tekerlekli sandalyemin tekerleklerini hızlı hızlı çevirerek kaçarcasına, odama gidiyorum. Bileklerim zonkluyor. Damarlarım şiş şiş. Kalbim bileklerimde atıyor. Fışkırıp ortalığa saçılmayan kan, debisi artmış bir nehir gibi damarlarımda çağlıyor. Beceriksizliğime ağlıyorum içli içli… Tartışıp dursunlar sabaha kadar… Bana kardeş yapmayan da bunlar değil mi?

Sonra başka denemelerim de oldu. Hepsi başarısızlıkla sonuçlandı. Bir türlü ölemiyorum. Beni pek yalnız bırakmıyorlar. Kendi derdim yetmezmiş gibi bir de bu Abdurrahman’ı sardım başıma. Yürüyebilsem onu da alıp kucağıma… Yoo… Yoo… Tüm bunlar yürüyemediğim içindi… Kafam karışık. Bu satırları yazarken dahi babamın gözleri ensemde boza pişiriyor.

Şimdi soruyorum:

Böyle yaşamak mı? Onurluca ölmek mi?

Yorumlar:86
Öne Çıkan Başlıca Yorumlar:

Tarafsız bir soru sordun demeli! Böyle yaşamak mı derken, yaşayışını aşağılamış, onurluca ölmek derken, ölümü kutsamış oluyorsun. Sen kararını çoktan vermişsin bile! Bir de bize mi soruyorsun?

Depresyonun dibine vurmuş insanların sağlıklı kararlar alabileceğini düşünen arkadaş, “kendin ol” bakalım ama her gün, her dakika, her halükârda, haydi kolaysa!

Depresyonun dibine vurduğunu sanmıyorum sadece biraz şımarık ve babası da hak ettiğini vermiş.

Etrafına bak biraz yavrum. Ne insanlar var… Biraz şükret. Etme, eyleme kuzum… Bak ellerin kalem tutuyor. Ne güzel de yazıyorsun. Ya ellerin de olmasaydı… Olmayana üzülmek yerine, var olanı güçlendirmeye bak çocuğum. Ne çok şey yapabildiğini göreceksin o zaman.

Yukarıdaki teyze ve onun gibilerin seni anlayabileceğini sanmıyorum. Kız var olanı güçlendirmek filan istemiyor teyze… Var olanı da reddediyor. Yaşama sevincini yitirmiş bir kere, anlamıyor musunuz?

Yangına körükle gitmek tam da budur! Aferin! Bari birine bir hayrınız dokunsun ama yok işte, yok… Teyzeye selam.

Belki de hak etmişsindir. Kim bilir önceki hayatında ne haltlar yedin de başına bunlar geldi. Hani bir yerde reenkarnasyona gönderme yapıyorsun: “Hikayemin başını tespit etmemizse mümkün değil bana göre. Annemin iki avucu arasına alıp okşadığı başımın hangi çağların uğultusuyla dolup taştığı ve bu yüzden şimdiki zamanda onun…”

Yukarıdaki yorumu yazan arkadaş, çok kabasın! “Hak etmişsindir” yerine, “Şimdi bunu yaşaman gerekiyor” diyebilirdin. Bence tek bir ömrümüz yok. Bütün bir zaman ömürdür ve düşe kalka kendimizi tamamlarız. Kim bilir bir sonraki hayatında sen daha beter olacaksın, hiç düşündün mü?

Tabii canım ne demezsin, bir dahakine ben de kralım zaten! Ahaahahaaa…

Bir kaza sonucu değil doğuştan engelli insanlar var. Onlara tanınan tek hayat bu olmamalı… Başka yerlerde, başka zamanlarda yaşamış ya da yaşayacak olmalılar… Onların bu yaşamlarını iyileştirmek için elimizden geleni yapmak, bizim görevimiz... “Ama neden ben?” Diye sorduklarında söyleyecek bir cevabın var mı?

Yok. Seninki de cevap değil sadece teselli.

Farklı beden tecrübeleri… Sadece yaşamak gerekiyor. Sahip olduklarının hakkını vererek… Benim cevabım bu. Yaptığın iyilik ve kötülüklerin karşılığını ya şimdiki hayatında ya bir sonrakinde veya daha sonrakinde mutlaka göreceksin. Sonra hepsi –eğer inançlıysan- bir kalıba dökülecek.

Bir sonraki hayatlarında ne olacaklarını biz göremeyiz, bence tam da bu hayatlarında beter olsun bunun gibiler!

Ooo bi dakka, bi dakka… Oklar bana döndü, ne oluyoruz?! Ölmek isteyen ben değilim, kendinize gelin. Bir insanın hayatı söz konusu şuan!

Tutumunu biraz kolaycılık olarak görüyorum. Yıllarca acı çeken insanlar var. Nefes dahi alamıyorlar makineler olmadan. Sana ne oluyor ki, birçok şey yapabilecekken her şeyden vazgeçiyorsun? Üstelik canına kıyarsan ebediyen cehennemden çıkamazsın.

Bence bedenimiz bizim tek gerçek mülkiyetimizdir ve tasarrufu da bize aittir. Acıya katlanmak zorunda değiliz. Dünya cehenneme dönmüş zaten…

Tasarruf saçmalığına inanmıyorum. Doğumu nasıl seçemediysen ölümü de seçemezsin. Öleyim dersin ölemezsin.

Bence gayet hayat dolu, neşeli, esprili, pırıl pırıl bir gençsin. Bizimle kafa mı buluyorsun?

Tipik bir yalancısın. Her şey tamamen kurmaca… Gece gece mutfağa girdim diyorsun. Annen baban seni tekerlekli sandalyenden kaldırıp yatağına yatırmışlarsa kendi başına nasıl kalkabilirsin ki? Yok, onlar yattı ben yatmadım diyeceksen, senin gibi bir engelliyi, daha yatağına yatırmadan ebeveynlerin nasıl gece uykusuna yatabilir ki? Atıyorsun hem de hiç utanmadan. Gerçekten engelli olanlara karşı ayıp bu yaptığın. Utanmalısın!

Sen de tam bir fesatsın. Üstelik cahil bir fesat! İnsanları baştan mahkum etmişsin ve nasıl olabilir diye düşünmüyorsun bile. Kızın belinden aşağısı tutmuyor. Kolları sağlam. Bu tip insanlar için uygun aparatlar var ve yatağı da ona göre. Tekerlekli sandalyeyi yatağa sıfırlıyorlar önce. Sonra kendi kendilerini yatağa alabiliyorlar.

Herkese Merhaba. Geçen bir haber gördüm. Engelli bir kız intihar etmiş diye… Buraya yorum yazıp duruyorsunuz ama sakın bir şey olmasın, şey yani… “Başka denemelerim de oldu, hepsi başarısızlıkla sonuçlandı” diyor hani… Bu sefer başarmış olmasın? Malum, sosyal medyada bir sürü ölmüşlerin hesabı hâlâ aktif. Yorumlara hiç cevap vermiyor, farkında mısınız?

Daha fazla yorum için tıklayın:



___________________________________________________________________________
       
                                                           M.İnan Karatepe, Hece Öykü Dergisi, Nisan-Mayıs s.92, 2019

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder