27 Kasım 2025 Perşembe

YUSUF SINIRI

            

            Epeydir aklımda… Bir türlü elim varmadı, yazamadım. 

Bugünlerde eş-dost, akraba ‘Aramızda’ için tebrik ve teşekkürlerini sağ olsunlar eksik etmiyorlar. Tabii benim ağzım kulaklarıma varıyor böyle durumlarda… Gerçi bazı dostlarım kimi öykülerimi biraz ‘cüretkâr’ bulduklarını da eklediklerinde, ne desem bazen bilemiyorum. Hazır cevap da değilim ki…

Birkaç gün önce öz ablam da kitabımı okumuş ve aynen şöyle demişti örneğin; ‘Sen neler yazmışsın öyle, çocukların yanında bak konuşamıyorum, her şey de anlatılmaz ki be kardeşim!’

Abladan da azarı yedik mi, yedik… Ablamın tam olarak hangi öykümü kastettiğini hâlâ öğrenemedim ama bazı yazar ağabey ve arkadaşlarla öteden beri öykünün imkânları, Müslüman sanatçının bu imkânla neleri mümkün kılabileceği üzerine epey konuşmuşuzdur. Bazılarımızın ‘bahsedemediği’ konuları ben bir de yazarak belgeliyordum, olacak iş değildi doğrusu… Bunu niye yapıyordum? Artık bana bu konu üzerine yazmak vacip oldu, diyerek iş bu notları kaleme alıyorum. 

Değerli Ağabeyim Yazar/Çizer Hasan Aycın da “Aramızda”yı okumuş ve ne yazık ki o da sınırı zorladığımı düşünüyor. Sınır deyince, Ömer Lekesiz’in yıllar önce ortaya koyduğu güzel bir tanımlama var: ‘Yusuf sınırı’… Değinmeden geçemeyeceğim. Söz konusu yazıda; ülfet, aşk, sevgi, kıskançlık, tutku vb. duyguların insana verilmiş bir nimet olduğundan hareketle, bu nimetlerin üçüncü şahıslara nakledilmesinin de doğal olduğu belirtilerek; ‘insanî olan bu tutumun mevcut sosyal yapıyı değiştirmek kastıyla öyküde insanın salt hayvani özelliklerini derinleştirme amacıyla buluşturulması edebiyat açısından ne kadar sakıncalıysa, söz konusu nimetlerin inanç adına reddine cevaz verilerek yoksanması da aynıyla sakıncalıdır’ [1] denilmekte. 

Doğrusu bu konu öyküleri kaleme alırken de zihnimi yoruyordu. Bir yanda ‘hayvanî özellikleri derinleştirme’ bir yanda ‘yok sayma’ vardı; biri ifratsa diğeri tefrit… Müslüman sanatçı yazarken de yaşadığı gibi ‘vasat’ olmalıydı o halde.

Bugüne kadar öykü ve romanlarda aşk ve cinsellik farklı tutumlarla ‘dil’ buldu yazarlarımız elinden. Aşkı ve cinselliği bütün kötülüklerin anası görenler olduğu gibi, aşkta aşığın rolünü, aşkın sosyal yapıyla münasebetini, aşkın psikolojisini irdeleyenler ve aşkı yüceltenler de oldu. Aşkı ve cinselliği birbirinden ayıranlar olduğu gibi, aşkın sadece tinsel yönü üzerinde durup teni ayıranlar; hakikate giden yolda aşkı bitmez tükenmez mecaz evrenine dönüştürenler de oldu. Her şey tende başlar ve biter diyenler de... Türk Edebiyatı aşkın ne çok yüzü varmış dedirtecek nice örnekle dolu.

Son dönem Türk öyküsünden çok beğendiğim iki örnek üzerinde durmak isterim:

“-Ben Müslüman oldum Üneyse’m, dedi; ne yapacağımı bilmiyorum.

Üneyse birden dönüp atıldı, kapandı üstüne, sımsıkı sarıldı ona; hiç öyle sarılmamıştı hâlbuki…

(…)

Onca suskunluğun ardından kurulmuş zemberek gibi boşanıverdi Üneyse; nefes almaksızın konuşuyor, konuşuyordu…

O ise hiçbir şey söylemiyordu…

Yek vücud oldular, gözyaşları birbirine karıştı; birbirlerinin yüzlerini, gözlerini öpüyorlardı durmaksızın; dudakları gözyaşlarına belendi ikisinin de…

Hisler deryâsında kopan fırtınalarla kabaran dalgaları aşıp dingin sahillere çıktılar…

Yıkanıp temizlendiklerinde yeniden doğmuş gibiydiler.”[2]

“Kadın sırtüstü uzanıyor, yorgun bir yatağa. Ellerini ve bacaklarını alışkın hareketlerle yana doğru bırakıyor.

Tavanda tanıdık lekelere kayıyor gözü. Hep yaptığı gibi oyun kuruyor onlarla.

Biri kızı, biri kocası. Kendisi en uzaktaki leke. Neden, diye sormuyor.

Yürüyorlar.

Buluşacaklar. Uzak noktada duruyor. Bekliyor.

Büyük leke başlarının üzerinde bulut oluyor. Bir serinlik, bir ferahlık; yaşananlar bulut oluyor; sisin içinde sınırlarını kaybedip yumuşuyor.

Üzerindeki itin şehvetli hırıltıları ulaşamıyor bu dünyaya.”[3]

Bu alıntılardan hareketle ilkinde evli bir çiftin, ikincisinde fuhuş ilişkisinin anlatılması bağlamında pornografiden söz edebilir miyiz?

Pornografi, ‘sanat ve edebiyat yapıtlarında insanın cinsel yönünü, estetik bir amaç gütmeden, salt içgüdülerine ve hayvansılığa yönelten bir yaklaşımla yansıtma’ olarak tanımlanıyor. Yani başa dönersek Yusuf’un gömleğinin boydan boya yırtılması demek oluyor. Hatta pornografiyi sadece cinsellik bağlamında değil de her tür aşırı yorum, ayartma anlamında da anlarsak her iki örnekte de hiçbir aşırılık yok, diye düşünüyorum. Kapalı kapılar ardında olanı ya da çirkinliği anlatırken bile bütün cümlelere, metnin tonuna sızan o soğukkanlı, edepli, mesafeli duruş ve ne dediğini bilen adam tonu bence gözden kaçmıyor.

Bendeniz de şöyle yazıvermişim; duygularıyla mantığı arasında ikilem yaşayan bir genç kızın ağzından:

“Kim bilir hangi sokak arasında, avuçlarına hohlayarak ısınıyordu. Altaylardan kopup gelen şanlı akıncı, dönüp gelir miydi yurduna, ev-bark olur muydu?

Beni yorgun elleriyle severdi kim bilir…

Ben kendimi ona nasıl bırakırdım?

Dudakları dudaklarıma değdiğinde, dudaklarının iki ucundan aşağı sarkan bıyıkları ağzıma burnuma dolduğunda, dur diyemeden, nefessiz… Rafet ağabeyimin dağılan yüzü girer miydi aramıza?

Beni saran elleri iki yana düşerdi kim bilir…”[4]

Biraz aşırı mı acaba? Yusuf’un gömleği ne durumda sizce? Acaba diyorum bilinçaltımız bize, kadın kısmının elinden toz bezini eksik etmeyeceksin mi diyor? Çünkü benim gibi bazı kadınlarımız eline kalem alınca titizliği yele veriyorlar (mı?) Eğer ‘Aramızda’nın yazarı bir erkek olsaydı aynı tepkiyi gösterir miydik, bilemiyorum. Hele de başörtülü bir kadın yazar olmanın dayattığı bir ezberimiz mi var?

Çünkü her halükârda kadın kısmına mahcubiyeti yakıştırıyoruz. Kadınlar sevgiden, tutkudan söz ettiğinde bilinçaltımız içten içe huylanıyor. Ve hemen okuduğumuzun evvel emirde bir öykü olduğunu unutup yazarla öykü karakterlerini özdeşleştiriyoruz. Oysa kurmaca yazarının empati kurma yeteneğinin gelişmiş olduğunu ve bu yüzden her şeyi deneyimlemesi gerekmeden anlatabileceğini es geçiyoruz. Velev ki anlattığı özyaşamöyküsü olsun, ne çıkar? Çıplak gerçekleri hikâye formatında insanlara sunduğunuzda ki insanlığın ilk dili hikâye iledir, dolaylı anlatımın gücüyle mesajınızı çok daha etkili ve estetik bir biçimde iletebilirsiniz. Bu alışverişte kadın özne olunca rahatsız oluyoruz hatta kendi mahremini ortaya dökmüş olduğunu düşünerek utanç duyuyoruz. Oysa kadını ve kadınlık hallerini anlatan bir erkek bizi o kadar da rahatsız etmiyor.  Oysa hanım sahabelerin her türlü problemleriyle ilgili sorularını başta Muhammed peygambere sonra halifelere rahatlıkla sorabildiklerini biliriz.

Yeri gelmişken; Ka’b bin Zübeyr’in kaside-i bürde’sinde de şu ifadeler geçtiğini biliriz:

“Çıksın dolgun göğsünden, serbest atılışlı çalım çalım üstüne bir

Yaban merkebi örneği

Gözlerle gerdan arası, başın yular takılan yeri

Sert ve katı olmalı bileği taşı gibi

Ve upuzun kuyruğu ipek tüylü, sarksın memelerin üstünden

Öyle dokunmalı ki memelerin ucunu ürkütmemeli…”

Bazı uyanıklar bu şiirde sanki bir kadın anlatılıyormuş gibi şaire bilmeden iftira atıyorlar, o ayrı… Oysa başında; “Bir deve ki…” diyor ve sonrasında yukarıdaki dizeler geliyor. Anlatımdaki rahatlık gözden kaçmamalı yine de…

Klasik şiirimiz, ‘rahatlığın’ bin bir çeşidiyle dolu… Hiç girmeyeyim.

Kafamı meşgul eden şu: Bu çok rahat şairlerimiz Yusuf’u bilmez miydi? Belki de Yusuf sınırından bahseden biri çıkmamıştı, kim bilir… Belki de asıl problem öykü türünün kendisindedir. Malum olduğu üzere, Mesnevi’de yer alan nice hikâyecik oldukça ‘rahat’ temalarla doludur. Hele de bu hikâyelerin okunmadığını, bir topluluk karşısında ders mahiyetinde anlatıldığını düşünürsek atalarımızın ya mezhebi oldukça genişti ya da bizim anlayamayacağımız kadar ‘emniyetli’ bir atmosfer içindeydiler. Kimse birbirine, hisse çıkartacak başka kıssa bulamadın mı, demiyordu bu yüzden.

Oysa biz öykü yazmaya durduğumuzda 1-0 yenik başlıyoruz işe. Çünkü okurumuzla aramızda, okurumuzun insafına kalmış bir algı mesafesi var. Jest ve mimiklerle, müzik ya da ses tonumuzla hikâyemizi ortaya koyamadığımızdan salt yazının imkânlarıyla, ancak okunduğunda bir ses sahibi olacak, sessizliğe mâhkum eserler ortaya koyabiliyoruz. İşin kötüsü okurumuz bizi gözleriyle okusa, seslendirmese yeğ… Çünkü noktanın, virgülün olduğu kadar satır aralarında verdiğimiz boşlukların, yazının karakterinin bile tematik bir değeri var. Okurumuzun mümkünse yalnız ve sindirerek ve en önemlisi görerek okumasını yeğliyoruz bu yüzden. Ne kadar çırpınsak da metnimiz her yeni okumada yeni bir anlam kazanmaya matuf. Bugün iyi, güzel bulunan yarın bayağı addedilebiliyor ya da en azından aynı etkiyi yapmıyor. Çünkü sözcükler herkeste aynı gerçeklik alanını imlemiyor. Sözcükler nötr değil. Hatta bir sözü söyleyenin kimliğine bakıp ona göre okuyan okurlarımız var. Cinsiyetçiliğin bir tür faşizm olduğunu ve hepimizin okurken ne kadar faşist olduğumuzu söylemeye gerek var mı? Okurumuz samimiyetimizi, kalbimizin fesat olmadığını gözlerimizden de okuyamıyor ne yazık ki… Öykümüzün sonunda ‘kıssadan hisse’ bölümü de yok ya da Dede Korkut misali hikâyemizin sonunda ‘öğüdümüzü verdik’ de diyemiyoruz. Ama elbet öykü de kalple yazılır, Cahit Zarifoğlu’nun ‘şiirin evi kalptir ve kalple yazılmalıdır’ dediği gibi öykünün de evi kalptir.

Bazı dostlarım şöyle bir ölçü koyuyorlar; anne ve babamızın yanında okuyabileceğimiz kadar açık yazılabilir bu konular… Ve ekliyorlar; halkımız aşkı ve cinselliği esprili, dolaylı bir anlatımla hayatın içinden bir olgu olarak yaşadığı gibi konuşuyor zaten… Onlar gibi olmalı. Örneğin; ‘İstihare’ öykümde çocukluktan genç kızlığa geçiş dönemini ‘küp devrilmesi’ olarak aktarmışım halk deyişiyle… Bu minvâlde gitmeli. Bu minvalde gitmeyince çok çamlar devirmiş mi oluyoruz acaba? Düşünüyorum. Bu yazıyla tekrar düşünüyorum.

Öykümü savunmak istemem ancak bunları konuşmalı, bu konular üzerine yazmalıyız.

En kalbî duygularla diyorum ki; bütün eleştiriler başım gözüm üstüne. Bir manimiz yok efendim, yine bekleriz...

                                                                                                                            

                                                                                                                                  Mihriban İNAN

                                                                                                   

 



[1] bkz: Ömer Lekesiz, “Bir Anlatım Ahlâkı Olarak Yusuf Sınırı”, Heceöykü, s.14

[2] Hasan Aycın, “Pek Hazin Bir Nükte”, Yedi İklim, s.238

[3] Cemal Şakar, “Modern Hayatın Hikayecisi”, Heceöykü, s.46

[4] Mihriban İnan Karatepe, “Aramızda”, Hece Yayınları, s.64

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder