Epeydir aklımda… Bir türlü elim varmadı, yazamadım.
Bugünlerde eş-dost,
akraba ‘Aramızda’ için tebrik ve teşekkürlerini sağ olsunlar eksik etmiyorlar.
Tabii benim ağzım kulaklarıma varıyor böyle durumlarda… Gerçi bazı dostlarım
kimi öykülerimi biraz ‘cüretkâr’ bulduklarını da eklediklerinde, ne desem bazen
bilemiyorum. Hazır cevap da değilim ki…
Birkaç gün önce öz ablam
da kitabımı okumuş ve aynen şöyle demişti örneğin; ‘Sen neler yazmışsın öyle,
çocukların yanında bak konuşamıyorum, her şey de anlatılmaz ki be kardeşim!’
Abladan da azarı yedik
mi, yedik… Ablamın tam olarak hangi öykümü kastettiğini hâlâ öğrenemedim ama
bazı yazar ağabey ve arkadaşlarla öteden beri öykünün imkânları, Müslüman
sanatçının bu imkânla neleri mümkün kılabileceği üzerine epey konuşmuşuzdur.
Bazılarımızın ‘bahsedemediği’ konuları ben bir de yazarak belgeliyordum, olacak
iş değildi doğrusu… Bunu niye yapıyordum? Artık bana bu konu üzerine yazmak
vacip oldu, diyerek iş bu notları kaleme alıyorum.
Değerli Ağabeyim
Yazar/Çizer Hasan Aycın da “Aramızda”yı okumuş ve ne yazık ki o da sınırı
zorladığımı düşünüyor. Sınır deyince, Ömer Lekesiz’in yıllar önce ortaya
koyduğu güzel bir tanımlama var: ‘Yusuf sınırı’… Değinmeden geçemeyeceğim. Söz konusu
yazıda; ülfet, aşk, sevgi, kıskançlık, tutku vb. duyguların insana verilmiş bir
nimet olduğundan hareketle, bu nimetlerin üçüncü şahıslara nakledilmesinin de
doğal olduğu belirtilerek; ‘insanî olan
bu tutumun mevcut sosyal yapıyı değiştirmek kastıyla öyküde insanın salt
hayvani özelliklerini derinleştirme amacıyla buluşturulması edebiyat açısından
ne kadar sakıncalıysa, söz konusu nimetlerin inanç adına reddine cevaz
verilerek yoksanması da aynıyla sakıncalıdır’ [1] denilmekte.
Doğrusu bu konu öyküleri
kaleme alırken de zihnimi yoruyordu. Bir yanda ‘hayvanî özellikleri
derinleştirme’ bir yanda ‘yok sayma’ vardı; biri ifratsa diğeri tefrit…
Müslüman sanatçı yazarken de yaşadığı gibi ‘vasat’ olmalıydı o halde.
Bugüne kadar öykü ve
romanlarda aşk ve cinsellik farklı tutumlarla ‘dil’ buldu yazarlarımız elinden.
Aşkı ve cinselliği bütün kötülüklerin anası görenler olduğu gibi, aşkta aşığın
rolünü, aşkın sosyal yapıyla münasebetini, aşkın psikolojisini irdeleyenler ve
aşkı yüceltenler de oldu. Aşkı ve cinselliği birbirinden ayıranlar olduğu gibi,
aşkın sadece tinsel yönü üzerinde durup teni ayıranlar; hakikate giden yolda
aşkı bitmez tükenmez mecaz evrenine dönüştürenler de oldu. Her şey tende başlar
ve biter diyenler de... Türk Edebiyatı aşkın ne çok yüzü varmış dedirtecek nice
örnekle dolu.
Son dönem Türk öyküsünden
çok beğendiğim iki örnek üzerinde durmak isterim:
“-Ben
Müslüman oldum Üneyse’m, dedi; ne yapacağımı bilmiyorum.
Üneyse
birden dönüp atıldı, kapandı üstüne, sımsıkı sarıldı ona; hiç öyle sarılmamıştı
hâlbuki…
(…)
Onca
suskunluğun ardından kurulmuş zemberek gibi boşanıverdi Üneyse; nefes
almaksızın konuşuyor, konuşuyordu…
O
ise hiçbir şey söylemiyordu…
Yek
vücud oldular, gözyaşları birbirine karıştı; birbirlerinin yüzlerini, gözlerini
öpüyorlardı durmaksızın; dudakları gözyaşlarına belendi ikisinin de…
Hisler
deryâsında kopan fırtınalarla kabaran dalgaları aşıp dingin sahillere çıktılar…
Yıkanıp
temizlendiklerinde yeniden doğmuş gibiydiler.”[2]
“Kadın
sırtüstü uzanıyor, yorgun bir yatağa. Ellerini ve bacaklarını alışkın
hareketlerle yana doğru bırakıyor.
Tavanda
tanıdık lekelere kayıyor gözü. Hep yaptığı gibi oyun kuruyor onlarla.
Biri
kızı, biri kocası. Kendisi en uzaktaki leke. Neden, diye sormuyor.
Yürüyorlar.
Buluşacaklar.
Uzak noktada duruyor. Bekliyor.
Büyük
leke başlarının üzerinde bulut oluyor. Bir serinlik, bir ferahlık; yaşananlar
bulut oluyor; sisin içinde sınırlarını kaybedip yumuşuyor.
Üzerindeki
itin şehvetli hırıltıları ulaşamıyor bu dünyaya.”[3]
Bu alıntılardan hareketle
ilkinde evli bir çiftin, ikincisinde fuhuş ilişkisinin anlatılması bağlamında
pornografiden söz edebilir miyiz?
Pornografi, ‘sanat ve edebiyat yapıtlarında insanın
cinsel yönünü, estetik bir amaç gütmeden, salt içgüdülerine ve hayvansılığa
yönelten bir yaklaşımla yansıtma’ olarak tanımlanıyor. Yani başa dönersek
Yusuf’un gömleğinin boydan boya yırtılması demek oluyor. Hatta pornografiyi
sadece cinsellik bağlamında değil de her tür aşırı yorum, ayartma anlamında da
anlarsak her iki örnekte de hiçbir aşırılık yok, diye düşünüyorum. Kapalı
kapılar ardında olanı ya da çirkinliği anlatırken bile bütün cümlelere, metnin
tonuna sızan o soğukkanlı, edepli, mesafeli duruş ve ne dediğini bilen adam
tonu bence gözden kaçmıyor.
Bendeniz de şöyle
yazıvermişim; duygularıyla mantığı arasında ikilem yaşayan bir genç kızın
ağzından:
“Kim
bilir hangi sokak arasında, avuçlarına hohlayarak ısınıyordu. Altaylardan kopup
gelen şanlı akıncı, dönüp gelir miydi yurduna, ev-bark olur muydu?
Beni
yorgun elleriyle severdi kim bilir…
Ben
kendimi ona nasıl bırakırdım?
Dudakları
dudaklarıma değdiğinde, dudaklarının iki ucundan aşağı sarkan bıyıkları ağzıma
burnuma dolduğunda, dur diyemeden, nefessiz… Rafet ağabeyimin dağılan yüzü
girer miydi aramıza?
Beni
saran elleri iki yana düşerdi kim bilir…”[4]
Biraz aşırı mı acaba?
Yusuf’un gömleği ne durumda sizce? Acaba diyorum bilinçaltımız bize, kadın
kısmının elinden toz bezini eksik etmeyeceksin mi diyor? Çünkü benim gibi bazı
kadınlarımız eline kalem alınca titizliği yele veriyorlar (mı?) Eğer
‘Aramızda’nın yazarı bir erkek olsaydı aynı tepkiyi gösterir miydik,
bilemiyorum. Hele de başörtülü bir kadın yazar olmanın dayattığı bir ezberimiz
mi var?
Çünkü her halükârda kadın
kısmına mahcubiyeti yakıştırıyoruz. Kadınlar sevgiden, tutkudan söz ettiğinde
bilinçaltımız içten içe huylanıyor. Ve hemen okuduğumuzun evvel emirde bir öykü
olduğunu unutup yazarla öykü karakterlerini özdeşleştiriyoruz. Oysa kurmaca
yazarının empati kurma yeteneğinin gelişmiş olduğunu ve bu yüzden her şeyi
deneyimlemesi gerekmeden anlatabileceğini es geçiyoruz. Velev ki anlattığı
özyaşamöyküsü olsun, ne çıkar? Çıplak gerçekleri hikâye formatında insanlara
sunduğunuzda ki insanlığın ilk dili hikâye iledir, dolaylı anlatımın gücüyle
mesajınızı çok daha etkili ve estetik bir biçimde iletebilirsiniz. Bu
alışverişte kadın özne olunca rahatsız oluyoruz hatta kendi mahremini ortaya
dökmüş olduğunu düşünerek utanç duyuyoruz. Oysa kadını ve kadınlık hallerini
anlatan bir erkek bizi o kadar da rahatsız etmiyor. Oysa hanım sahabelerin her türlü
problemleriyle ilgili sorularını başta Muhammed peygambere sonra halifelere
rahatlıkla sorabildiklerini biliriz.
Yeri gelmişken; Ka’b bin
Zübeyr’in kaside-i bürde’sinde de şu ifadeler geçtiğini biliriz:
“Çıksın
dolgun göğsünden, serbest atılışlı çalım çalım üstüne bir
Yaban
merkebi örneği
Gözlerle
gerdan arası, başın yular takılan yeri
Sert
ve katı olmalı bileği taşı gibi
Ve
upuzun kuyruğu ipek tüylü, sarksın memelerin üstünden
Öyle
dokunmalı ki memelerin ucunu ürkütmemeli…”
Bazı uyanıklar bu şiirde
sanki bir kadın anlatılıyormuş gibi şaire bilmeden iftira atıyorlar, o ayrı…
Oysa başında; “Bir deve ki…” diyor ve
sonrasında yukarıdaki dizeler geliyor. Anlatımdaki rahatlık gözden kaçmamalı
yine de…
Klasik şiirimiz,
‘rahatlığın’ bin bir çeşidiyle dolu… Hiç girmeyeyim.
Kafamı meşgul eden şu: Bu
çok rahat şairlerimiz Yusuf’u bilmez miydi? Belki de Yusuf sınırından bahseden
biri çıkmamıştı, kim bilir… Belki de asıl problem öykü türünün kendisindedir.
Malum olduğu üzere, Mesnevi’de yer alan nice hikâyecik oldukça ‘rahat’
temalarla doludur. Hele de bu hikâyelerin okunmadığını, bir topluluk karşısında
ders mahiyetinde anlatıldığını düşünürsek atalarımızın ya mezhebi oldukça genişti
ya da bizim anlayamayacağımız kadar ‘emniyetli’ bir atmosfer içindeydiler.
Kimse birbirine, hisse çıkartacak başka kıssa bulamadın mı, demiyordu bu
yüzden.
Oysa biz öykü yazmaya
durduğumuzda 1-0 yenik başlıyoruz işe. Çünkü okurumuzla aramızda, okurumuzun
insafına kalmış bir algı mesafesi var. Jest ve mimiklerle, müzik ya da ses
tonumuzla hikâyemizi ortaya koyamadığımızdan salt yazının imkânlarıyla, ancak
okunduğunda bir ses sahibi olacak, sessizliğe mâhkum eserler ortaya
koyabiliyoruz. İşin kötüsü okurumuz bizi gözleriyle okusa, seslendirmese yeğ…
Çünkü noktanın, virgülün olduğu kadar satır aralarında verdiğimiz boşlukların,
yazının karakterinin bile tematik bir değeri var. Okurumuzun mümkünse yalnız ve
sindirerek ve en önemlisi görerek okumasını yeğliyoruz bu yüzden. Ne kadar
çırpınsak da metnimiz her yeni okumada yeni bir anlam kazanmaya matuf. Bugün
iyi, güzel bulunan yarın bayağı addedilebiliyor ya da en azından aynı etkiyi
yapmıyor. Çünkü sözcükler herkeste aynı gerçeklik alanını imlemiyor. Sözcükler
nötr değil. Hatta bir sözü söyleyenin kimliğine bakıp ona göre okuyan
okurlarımız var. Cinsiyetçiliğin bir tür faşizm olduğunu ve hepimizin okurken
ne kadar faşist olduğumuzu söylemeye gerek var mı? Okurumuz samimiyetimizi,
kalbimizin fesat olmadığını gözlerimizden de okuyamıyor ne yazık ki… Öykümüzün
sonunda ‘kıssadan hisse’ bölümü de yok ya da Dede Korkut misali hikâyemizin
sonunda ‘öğüdümüzü verdik’ de diyemiyoruz. Ama elbet öykü de kalple yazılır,
Cahit Zarifoğlu’nun ‘şiirin evi kalptir ve kalple yazılmalıdır’ dediği gibi
öykünün de evi kalptir.
Bazı dostlarım şöyle bir
ölçü koyuyorlar; anne ve babamızın yanında okuyabileceğimiz kadar açık
yazılabilir bu konular… Ve ekliyorlar; halkımız aşkı ve cinselliği esprili,
dolaylı bir anlatımla hayatın içinden bir olgu olarak yaşadığı gibi konuşuyor
zaten… Onlar gibi olmalı. Örneğin; ‘İstihare’ öykümde çocukluktan genç kızlığa
geçiş dönemini ‘küp devrilmesi’ olarak aktarmışım halk deyişiyle… Bu minvâlde
gitmeli. Bu minvalde gitmeyince çok çamlar devirmiş mi oluyoruz acaba?
Düşünüyorum. Bu yazıyla tekrar düşünüyorum.
Öykümü savunmak istemem
ancak bunları konuşmalı, bu konular üzerine yazmalıyız.
En kalbî duygularla
diyorum ki; bütün eleştiriler başım gözüm üstüne. Bir manimiz yok efendim, yine
bekleriz...
Mihriban İNAN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder